“İğne deliğinden iplik geçirebileceğin aydınlığa dek beklemelisin.” dediğinde tabii ki de gözlerimin bozuk olduğunu biliyordu. Gözlüğüm alenen burnumun üstünde duruyordu. ‘Kırmızı kar yağma olasılığı’ geyiğiyle beni oyalıyordu. Beni bekletme zahmetine sokmamasını ve derhal bulunduğumuz mekânı terk etmesi gerektiğini söyledim. Bitmek üzere olan sigarasını, rahat tavırlarla ve kendince şiddetini ayarladığı bir F kuvvetiyle kül tablasına bastırarak izmarit haline dönüştürdü. Sonra gitti işte. Gidişini seyretmedim. Vaktinden önce sönen sigaraya odaklanarak sudan bahanelerin verdiği acıyı tattım bir süre ki bu yüzden kahvem yarım kaldı. İkisi iyi gitmedi: sudan bahanelerin acısı ile kahveninki. Bulunduğumuz mekândan çıktığım an bu iyi gitmeyen ikili bu masada kalacaktı. Çünkü kafelerden yarım kalan kahveyi eve götürmek pek hoş karşılanmazdı. Ayrıca sudan bahaneler de vaktinden önce sönen sigaranın bulunduğu kül tablasının üzerinde bir yerlerde durmaktaydılar ve asla taşınabilir değillerdi. Sayın sudan bahaneler. Neyse efendim. Şimdilik buradaydım işte. An itibariyle hissettiklerime o sırada isim veririm. Acının tarifini kolaylaştırmak gerektiğini düşünür öyle de yaparım. Dolayısıyla o gün de biraz üzgün, ölmek üzere, bu da geçer, hayır sonsuz bir berbatlık bu, hamdolsun, gelmeyecek işte, beklemeyeceğim ki zaten, huzurum yok, everything is gonna be alright, gidersen git…

“ Hesabı alabilir miyim?” demedim. Kahvenin fiyatını bildiğim için cüzdanımdaki bozuk paraları elimde biriktirdim ve kasaya doğru ilerledim. Küsuratını da denk getirdiğim bozuk para yığınını kasadaki adama uzattım. Teşekkürleştik. Çıktım bulunduğum mekândan, bir daha burada bulunmamaya karar vererek. Eve yöneldim. Yürüyerek on dakika. Evin yolu aynıydı, şehirde de pek bir değişiklik yoktu. Köşedeki eczane ve de köşede olmayan diğer dükkânların hala yerinde olması beni biraz şaşırttı açıkçası. Dışarıdaki insan sayısı da makuldü. Sokak lambaları falan her şey normaldi. Biraz içim rahatladı. Oh.

Hiç yorum yok: