hadi nolur, güzel bi şeyler olsun.
bu doğumgünümde de bikaç tane dilek tuttum. çok içten.
eğer haftasonu evde yalnız kalıp da pavırponik, hendavut hazırlayıp kimi ingilizce cümlelerin altını çiziyorsam eksaptra-vesayire; bu demektir ki her 10 dakkada bi başka hayatlar hayal ediyorum. olay bu hafız.
hayatın gariplikleri bitti sevgili otogar gülü.

garipliklerden, yol katetmelerden, manevi çabalardan çok daha net bir kötüye giden kesinliği sezdikçe sen, x yıl sonra nerede olurum sorusuna ebenin amı diye bile cevap veremeyeceksin; çünkü inan ki o kadar güvenli bi ortam bulamayacaksın. geçen salı günü eğer o ülke çapı sorundan o kadar etkilenebildiysen, bi şeyler çok yanlış gidiyor ve kışın göbeğindeki aralıkta havalar hala güzel ya işte, o önümüzdeki cumartesi son buluyor mesela. demek istediğimi patagonya'nın yaşanabilirlik oranına endekslediğimde köfteyi çakabileceğini zannetmekteyim.

ha bunları neden anlatıyorum: sahi bunları neden anlatıyorum? kazıklı voyvodalı ve de meşaketli ömrün yalnız bitimine kendimi alıştırma düşünceleri zerk etti, önsezi olabilceğini göz önünde bulunduruyorum.dur.da.ondan.dır.
kız bazen kızgın.

ağlayarak konuşmaya çalışınca sesi çatlıyor; ama yılmıyor. illaki anlatacak meramını, açıklığa kavuşturacak hüznünü, dışa vuracak öfkesini. doğadan benzetmelerden yardım alırsak; böyle fırtınalı, yıldırımlı, çok yağmurlu, şelaleli bi durum işte. bi kaynama, fokurdama durumu var.

alnının kırışıklıkları, kendisi düzgün almayı beceremediği kaşlarının ardındaki küçük beyninde neler dödüğü merak edilmedikçe; merak edildiği söylenmedikçe bu zaman zaman küçük beynin büyük kırgınlığına dönüşüveriyor aybalam.

küçük beynin minik hayatındaki inanılmaz mantık hatasını yok edebilecek karşı cins ve de hemcins bünyelerin sembolik yalnız bırakmaları kırgınlığı şaşkınlığa çevirdiği ölçüde 'bizimgız' malladığından işi unutkanlığa vurmaya karar veriyor. sembolik yalnız bırakımların mına koyayım, destekçi bünyeye bi şey olmasın korumacılığı ve anaçlığına bürünen genç kızımız zaman geçirme, hayat doldurma çabalarının arasındaki tek bir olgudan, olaydan ve de durumdan aman işte her ne bok ise ondan öyle bir emin ki: derinlemesine seviyor.

not: hey siz! üstünüze alınabilirsiniz efendim, evet.
18.09.07'de yazdığım gibi merhaba ben dilek, hala dilek. herhafta salı günleri ülkenin en çirkin şehirlerinden birinden türkiyenin en güzel şehirlerinden birine gitmekte olan bir insanım. ee tabi bi de bunun dönüşü var. var demişken artık benim bi de ev arkadaşım var. beraber tavuk sote, mantı, salata, mercimek çorbası, mantar sote ve şnitzel yapabiliyoruz. hepsi bi arada değil tabi. hepsi bi arada demişken öğrencilerim var benim 21 tane. sınıf başkanı çok espirici, o yüzden ders anlatırken birden ihihihkkhahaha diye gülebiliyorum. birden demişken ben bazen öğrencilerimin arkamdan ne konuştuğunu birden çok merak ediyorum. sınıf başkanına dinleme cihazı yerleştirsem bu merakımı giderebilirim belki de, eki eki. dinleme cihazı demişken bok efendim. yani meslektaşlarım bok gibi. hiçbiri blogumu bulacak kapasiteye sahip olmadıkları için buradan onlara karşı atıp tutabilirim. hatta atarım, ne tutcam. ofisimdeki 3 insanı ayrı tutarım anca. neyse.

ayrıca, yıllardır burdan pıtırcık düşüncelerime, minnacık hayallerime, ö harfi sevgime, lizbon aşkıma, loto tutsa istifa ederim geyiklerime katlanan blog okurları bilin ki mis gibi bi dünyanız var. blogun modası geçmişmiş, twittera sıçayım gibi muhabbetler yaptığım için işte demek istediğim insanları tanıdıkça blog çok yaşa biricik sevgili blog. hepimiz ana fikri aldıysak, ben 'hiç star wars izlememiş kız' başlığı altına girilen entrylerden birini bile üzerime alınmamak için biraz star wars episode 1 izliycem. yarın bi gün de jar jar binks, minik naboo gezegeni geyiği yapmaya başlarım.

son olarak, hişt lan takdire falan ihtiyacım var, çok yoruluyorum ben o yüzden mandalinalı, paklamış mısırlı takdirlere ihtiyacım var. bana küçük süprizler yapın. :/
blogun modası geçti, hepimiz bu durumun farkındayız. kısaca anlatmak istiyoruz artık. az ama o kadar da öz değil. az ve çabuk olsun istiyoruz. özet geçelim, ama herkes dibine kadar anlasın istiyoruz.

yukarıdaki girişti, ısınma turuydu, bireysel hüznüme bir tür adımdı. ne de olsa aşağıdakiler ve de yeryüzü-gökyüzü benim meselem.

yarın, yaşadığım bok ilçedeki eşyalı kaloriferli evimden taşınıyorum. o yüzden bugün etrafımı koliler sardı. bir garip hallerdeyim. zamanında, uzun tatillere gitmeden önce buzdolabın fişini çekerkenki mutluluğumu görecektiniz. ya da tatil dönüşleri otobüsten inip de evimin gıcırdayan kapısını açtığımda göğüs kafesimdeki sıkıntıyı bilecektiniz. kimse görmedi, kimse de bilmedi. ama bitti.

hadi benzetme yapayım. goca bir yıl, atkı olsun. her ilmeğini örüyorum. zor geliyor, kolay geliyor, ağlıyorum, gülüyorum; ama örüyorum. sonra başkaları atkımı görüyor, kimi yorumlar getiriyor. ama atkı benim. sizin de atkılarınız var, sizin de atkılarınıza yorum geliyor. ama atkı sizin.

böyle işte, esenlik.
blog yazmaktan, twitter-dan, msn-den, ret maillerinden, bi yerlere başvurupdurmaktan, bilgisayar ekranına bakıp gülmekten, sabah 09.12-de kalkmaktan, alarmımdan, telefon melodimden, kışı nasıl geçireceğimi düşünmekten, kötü tüm olasılıkları düşünmekten, gereksizce düşünmekten, hiçbi bilginin tam oturamadığı beynimden, kendimden, kendimden, okuldaki masamdan, eskiyen tişörtlerimden, yediğimden tat alamamaktan, facebook-tan, kendimi anlatamamaktan, bi bok anlatamamaktan, insanları sevmemekten, önyargılarımdan, saçımın duruşundan, kafamın yuvarlıklığından, yavaş yürüyünce ayaklarımın dışa bakmasından, ön dişlerimden, kırmızı ve kırmızıya benzer ojelerimden, dizi ve filmlerdeki yalnız ama kaliteli karakterlerle bir gram benzerliğim olmamasından, birden ağlamaya başlamaktan, ağlayınca dudağımın sarkmasından, bi şeyler yazabildiğimi sanmaktan, neye mutlu olacağımı bilmemekten, hatırlamaktan, hatırlayamamaktan, kendimi bu kadar çok kötülemekten, birinin 'ama kendine haksızlık ediyosun canım' demesini beklemekten, sonra da ona inanmamaktan, şüpheyi marifet sanmaktan, neyle yetinmem gerektiği konusunda bi fikrim olmamasından, telefona gelen reklam mesajlarından, birini yolda görünce selam vermekten, yolda sevdiğim insanları görememekten, gittikçe mantıksız bi şekilde hassaslaşmaktan, midemin bulanmasından, tüm bunları dile getirmekten, uyuyamamaktan, bi espirinin bayatlamasından, kendimden, bu ilçedeki kendimden, tüm bunlardan yine bahsetmekten, biraz da kendimden bahsetmekten, evet evet işte bunlardan çok yorulmaktan, çok yorulmamı da dünyanın en büyük derdi sanmaktan.

allaşkına tut elimden.
geçen gün bi arkadaşımla oturduk, bana açıldı:

"ulan farfaris nere bongultak nere! hamakta yatıyodum ben dün, çarşaf gibi denizde ayaklarımı şipletiyodum. en sevdiğim kitabı ikinci kez okuyup başka alemlere zerk oluyo, en sevdiğim diziyi tekrar izleyip kahkahalara boğuluyodum. bu farfaris'in 25-30 km ötesinde bi kamp var işte, ora anamlar çadır kuruyo, memur tatili ayağına. ben o cırcır böceklerinin, çam ağaçlarının gurbanı olam. gece 11 gibi çadırın kenarından pıtırı pıtırı geçen kirpiyi koynumda besleyem. oldum olası vega bölgesine bayılmışımdır zaten. yer isimlerini ses benzerliğini dikkate alarak değiştirmeyi komikçi yazarlardan öğrendim, iyi yapmış mıyım? neyse derken bahtıkara'ya geldim. otobüs yolculuğum fena değildi. 11 saatti de bahtıkara'daki sevdiceğimi çok sevdiğimden 11 saat vız gelir zorit gider. öyle de oldu. çok özlemişim, ona da dedim. çok özlemişim, dedim. duydu mu bilmiyom incisözlük okuyodu. neyse ben bahtıkara'dan dün akşam bongultak'a doğru yola çıktım. evim iki haftadır kapalı olduğu için, kapıyı açınca evim iki hafta kapalı kalmış kapalı kalmış olarak koktu. pencereyi açtım. msn'e girdim. bi arkadaşım laf attı, onun da penceresini açtım. onun espirilerine ve kendiminkilerine sesli sesli güldüm. kafadan beraberce bi' şeyler kurduk. hadi ben yatayım, yarın iş kisvesi altında last.fm radyosu dinlemeye gidicem, dedim. hadi, dedi. uyudum."

arkadaşım bunları anlatınca, yüzüme bi tepki vereyim diye baktı ki bana da tepki vermek düşüyordu:

"zorit" dedim.
özet geçiyorum: tatil harika bi kavram, okkibbye.
annem yanıma geldi. çünkü artık benim ayrı bi yanım var. bazen ben annemin yanına gidiyorum. başka yanıma gelenler de oluyorlar. onlar da gidiyorlar sonra. ben de onların yanına gidiyorum. yanım yakınım orjinalinde bomboş. telefon edince biraz sesle doluyor. alo ile naber ile doluyor. kendine iyi bakla doluyor. canımla iyi doluyor ama. maillerle az doluyor, az mailim gelir benim. neyse, sonra bunlar sabun köpüğü gibi sönüyor. o yüzden başka türlü olmadığı zamanlarda sık sık telefonla yan doldurmak gerekiyor. hani fishville'de beslediğiniz balıklar gibi, benim de yanımın beslenmesi gerekiyor. yoksa çok sinirli oluyorum, istemediğim şeyler söylüyorum. bazen yanım mesajlarla da doluyor. 'keşke yanımda olsaydın' mesajı aldım bi geçenlerde, hala bitmedi mesela o. çok çabuk tüketiyorum ama ben bu dolumları. ayı gibi tüketiyorum. sonra morali bozuk morali bozuk davranışlar falan derken o bozukluğun ruhuma sıçradığını öğreniyorum, hani facebook'ta gelen notification-lar gibi. feed-i alır almaz hemen koşup aynaya bakıyorum. yüzüm normal, sivilcelerim geçmiş. alla alla ben bulamıyorum bi' şey. bulamazken bulamazken bu yandaki boşluk içime dışıma yayılmasın mı? işte o zaman boku yiyorum. kendime cezalar yazıyorum. mutfaktaki çöp kutusunun yanına gidip tek ayak üstünde duruyorum. ı-ıh, bu çözüm değil. susmak en iyisi diyorum. belki şu her şeyi dramatikleştirme huyumdan vazgeçerim. derken birden sus canım kendim, hadi lütfen sus diyorum. canım kendim, bana cevap verince öf yine bizim tartışma uzuyor. tartışmayı kapatmak gerek, elime bi kitap alıyorum. önceden okuduğum bi kitap. albayım diyen bi adam var, fark ettim ki yanımı o da biraz dolduruyor. durumlar böyle böyle iken bu keşmekeş bitmiyor. bittiğinde de tekrarlanacağını bildiğimden bi dahaki seferi bekliyorum korkuyla ve huzursuzlukla. vızzıklıyorum, mızmızlanıyorum. bu negatifliğimle beni kim sevsin hacı? diyorum canım kendime özeleştiri gibisinden. canım kendim hemen savunmaya geçip sevenleri sayıyor. ah be ulan, kendimle kavga klişesinin dibine vurdum! kurtulmak için tavsiyelerinizi bekliyorum cancağızlarım. şaka. her koyun kendi bacağından, her insan canısı kendisinden sorumludur. hadi bakalım, baş edelim. üstesinden gelelim. schopenhauer'a bi selam çakalım. ama sakın beterin beteri vardır deyip özürlüleri, çok fakirleri ve savaş mağduru insanları bu meseleye dahil etmeyelim. ona göre.
ay başım ağrıyor. neden? eksik kalmaktan. hiç eksik kalmaktan baş ağrır mı? hem o da ne demek? eksik kalınca fazla düşünülüyor; sonra çarpışmalar, bölünmeler. bunları biliyorsundur heralde? biliyorum da baş ağrısıyla kastettiğin ne yani? eksikliğini düşüne düşüne mi bu hale geliyorsun? bilmiyorum. daha başka sorunlar olmalı. ne gibi? eksikliğin kaynağını bulmam gerek. olmayan şeyin kaynağını bulamazsın fakat. hımm.. evet..doğru.. ee napmalı? beklemeli. beklemem. yürü ozaman. boş boş yürümek bir işe yaramıyor, denedim. anneni çağır istersen. olabilir. gelenler gidiyor ki. ama bugün olana kadar asla yarın gelmiyor diyor dj. o konuda haklı olduğunu düşünüyorum. ozaman beklemen gereken durumlar varmış değil mi? bunu bana örnekle kanıtladığın için teşekkür ederim. bi' şey değil. rica ederim desen daha iyi olurdu bence. neyse artık. bu eksikliği biraz tanım.. hayır, bunu sorma, hiç de tanımlayamam. yok çünkü. hımm.. evet.. yok.. bari napıcağını söylememe izin ver. tamam. hiçbir şeyin güzel bitmediğini söylemişlerdi daha önce, bunu unutma önce. tamam dedim hadi söylesene artık. söylüyorum:

yet (kendine).
mereba,

istiyorum ki bi seferde hepsi çıksın bitsin istiyorum. bi seferde dediğim; bi bağırış, bi yürüyüş, bi koşuş, bi takla atış, bi kitap okuyuş ya da bi sarılış olabilir. bi ağlayışlar paradoks yaratmaktan başka bi işe yaramadığından listeye dahil etmiyorum bile, bok. hepsi diye de kastettiğim şeyler şunlar olsun: şüphe, üzüntü, can sıkıntısı, bokluk hissi, can sıkıntısı olsun. işte çıksın, sonra da bi daha gelmemek üzere bitsinler. bunların tam aksi düşünceleri de bana uzun uzun anlat mesela sen. ben böyle dinleyeyim. öyle bi ikna olayım ki, sakın ama sakın bi daha sorgulamıyayım. çok ikna olayım ama. sürekli bunların tam aksi düşünceleri bana kendin getireceğine söz vermelisin, tamam mı? kesinlikle sürekli olmalı fakat, asla "bi ara" değil. stop.
tahammülün son aşamalarındayım, içime hicran oluyor. birileri ölüyor, kalanlar konuşuyor. her şey haksızlıktan ibaret. mesela işlerini başkalarının üzerine rahatça yıkabilen 'ay çok tişekkür ederim'ci insan, pardon ama hiç sevimli değilsiniz aksine tam bi aptal!

çöplük gibi aklım, çok yorgunum. bok yuvasına dönmüş beynimin güzel kelimelerle süpürülmeye ihtiyacı var, stop.
ben evde yokken annemler eve yeni bi' şey alınca ve de bunu bana söylemeyince hafiften üzülürdüm biraz, hele bi' de bi' odanın falan düzenini değiştirdilerse değmeyin şu bihaber halime! benzer durumlar yaşıyorum buğaralar, benzemese de benzetmekte üstüme yoktur. ee bunu bilen arkadaşım durur mu hemen cevabı yapıştırdı:

"şu aptal benzetmelerinden vazgeç artık!"
dünyadaki yalnızlık hissini bugünlerde sırf ben tüketiyormuşum gibi geliyor, hani diyorum biraz yardımcı olsanız da bu hisceğiz çabucak bitip hiç kalmasa artık. hem biraz yardımcı olduğunuz an, özdemir asaf'a bir kontra argüman da sunmuş oluyoruz.

ha bi' de unutmadan geceleri mışıl mışıl uyumak istiyorum artık, rüyaların mınagoyim.
belli etmiyorum ama ben seni çok özlüyorum. şimdi yaşadığım yere ilk gelişimde yalnız yaşamaya alışma desteği amaçlı benimle biraz kalmıştın ya. benim böyle suratım duvar gibiydi. ben okuldan dönene kadar, sen evde bulmaca çözüyordun. canın sıkılıyordu. sana kendi can sıkıntımı anlatma bencilliğinde kaç kez bulundum acaba. duvar yüzüme ayna, senin de yüzün düşüveriyordu her seferinde.

doğduğum için senden özür dileyesim geliyor bazen. ekşisözlüğü açıp 'kenafir' sözcüğünü aratışından tut, bana verdiğin kısa ve net cevaplara kadar; her şeyinle eşsizsin. seninle rus edebiyatına güldüğümüz çaylı-oturma odalı öğleden sonralarını özlüyorum.

senin için yapmadığım ve yapamadığım şeylerden utanıyorum. çok uzak olduğun için telefonda sesini duymak yaşadığının kanıtı. çok büyüdüğüm için artık 'anca'sı bu hayatın.

tüm ancalara x diyerekten, doğum günün kutlu olsun.
seni çok seviyorum canım annem.
“İğne deliğinden iplik geçirebileceğin aydınlığa dek beklemelisin.” dediğinde tabii ki de gözlerimin bozuk olduğunu biliyordu. Gözlüğüm alenen burnumun üstünde duruyordu. ‘Kırmızı kar yağma olasılığı’ geyiğiyle beni oyalıyordu. Beni bekletme zahmetine sokmamasını ve derhal bulunduğumuz mekânı terk etmesi gerektiğini söyledim. Bitmek üzere olan sigarasını, rahat tavırlarla ve kendince şiddetini ayarladığı bir F kuvvetiyle kül tablasına bastırarak izmarit haline dönüştürdü. Sonra gitti işte. Gidişini seyretmedim. Vaktinden önce sönen sigaraya odaklanarak sudan bahanelerin verdiği acıyı tattım bir süre ki bu yüzden kahvem yarım kaldı. İkisi iyi gitmedi: sudan bahanelerin acısı ile kahveninki. Bulunduğumuz mekândan çıktığım an bu iyi gitmeyen ikili bu masada kalacaktı. Çünkü kafelerden yarım kalan kahveyi eve götürmek pek hoş karşılanmazdı. Ayrıca sudan bahaneler de vaktinden önce sönen sigaranın bulunduğu kül tablasının üzerinde bir yerlerde durmaktaydılar ve asla taşınabilir değillerdi. Sayın sudan bahaneler. Neyse efendim. Şimdilik buradaydım işte. An itibariyle hissettiklerime o sırada isim veririm. Acının tarifini kolaylaştırmak gerektiğini düşünür öyle de yaparım. Dolayısıyla o gün de biraz üzgün, ölmek üzere, bu da geçer, hayır sonsuz bir berbatlık bu, hamdolsun, gelmeyecek işte, beklemeyeceğim ki zaten, huzurum yok, everything is gonna be alright, gidersen git…

“ Hesabı alabilir miyim?” demedim. Kahvenin fiyatını bildiğim için cüzdanımdaki bozuk paraları elimde biriktirdim ve kasaya doğru ilerledim. Küsuratını da denk getirdiğim bozuk para yığınını kasadaki adama uzattım. Teşekkürleştik. Çıktım bulunduğum mekândan, bir daha burada bulunmamaya karar vererek. Eve yöneldim. Yürüyerek on dakika. Evin yolu aynıydı, şehirde de pek bir değişiklik yoktu. Köşedeki eczane ve de köşede olmayan diğer dükkânların hala yerinde olması beni biraz şaşırttı açıkçası. Dışarıdaki insan sayısı da makuldü. Sokak lambaları falan her şey normaldi. Biraz içim rahatladı. Oh.
onu bunu her şeyi boşverdim de sabah-akşam twitter-a direniyorum hafız.

edit büdüt: yenildim.
o, on-un pizza kulesi duruşunu ve içindeki ünlem işareti hissini anladı. o, on-u anlayınca hemen sabah olabiliyordu.
içimdeki mr. hyde insanları kategorize ederken, dr. jekyll ise en azından bunu itiraf etmem gerektiğini söyledi. dr. jekyll, içimin diğer yarısını bu karanlık karakterle paylaşmaktan oldukça mutsuzdu ama mr. hyde bu kategorize etme günahkarlığına sevilen insanları dahil edemediğinden yine de kendini biraz güçlü hissediyordu. sevginin gücü, aydınlık tarafın ellerindeydi; bunu hepimiz biliyoruz. neyse efendim, kategorize şeysi mr. hyde-ın günahkar zevklerine malzeme olabilirdi de içim-dışım yapayalnız kalıyordu. dr. jekyll olmasa mr. hyde da olmazdı: birbirlerini var ediyorlardı. hani şu köle-efendi ilişkisi gibi. tamam da canım, bunların içimde birbirlerini var etmesi de neyin nesiydi?

.. falan diye ben düşündüğümü sanadurayım, meğerse uykumda içim dışıma çıkmaya çalışıyormuş, o yüzden birden (dr. jekyll ve mr.hyde'a tabii ki) bağırarak uyandım:

- gidin, başka yerde oynayın lan!
güzeli anlatamıyorum sanırım.
romantik hüzünbazlık stimülatörü, gününe karışmış kaçınılmaz his, farklı şehir sendromu, mecburi monolog, yaşantı izi takibi, fon müziği, ten kokusu, kalp yönelmesi, aşk aforizmalarına sebep, vuslata geri sayım, boş ev, buradaydın izmaritleri, ikinci diş fırçası, yüzeysel trip buzdağının görünmeyen kısmı, dolu buzdolabı beklemesi, serbest çağrışım varış noktası, en birinci çoğul şahıs sürekli düşüncesi ile ona yetişemeyen sekteye uğramış daha az birinci çoğul şahıs durumlarıdır ve benzeri.
masallar, uykumu getirir misiniz? iyi değilim. gökyüzüne baktığımda bu şekilde olmuyor çünkü ve müzik, işe yaramıyor. diğere odaklandım,'gölgeme ekmek banıyorum'.
korku filmi gibi bir zaman kavramı içinde tanıdık hislerin bilinmeyene karşı tedirginliği azaltacağını umarken, olası benzer can sıkıntısı durumunda yarattığı yelkovan takibine yol açan stresin bendeki etkisini dünyaya nasıl anlatabilirim ki acaba? or wittgenstein.
ellerin, masamda olsun bazı bazı ama hep, tamam mı? öyle olunca birlikte yemek yeniliyormuş.
nasıl da hayatımdasın, sanki biri bana sürekli 'kazandınız!' haberi veriyor.
"başımda kulaklarımı kepçe yapan yeşil kadifeden bi taç vardı. pembe bi tayt, bi de tişört giymiştim. amcam almıştı. sevinmiştim. ayağımda taba rengi, kenarları tokalı deriden bozma bi öğrenci ayakkabısı vardı. düğündeydik. çok şık olduğumu sanıyordum. daha kötüsü de olabilirdi. oldu. yaşıtlarım, hatta benden küçük olanlar.. hepsinin elbisesi vardı. ne kadar kızsal. oysa ben oğlandım. şimarık kuzenlerden bi tanesi gelinlikliydi. çoğunluk onun etrafına toplanmıştı. yüzündeki, boynundaki simlere hayranlıkla bakıyor; gerdana yapılan parmak darbeleriyle kendilerine sim taşımaya çalışıyorlardı. ben yapmadım. yanına bile gitmedim. ama ayakkabısı güzeldi. beyaz. bağcıklı. 'kirlenir hemen' diye beyaz ayakkabı alınmazdı bana. 'giyemezsın' diye bağcıklı ayakkabı alınmazdı bana. düğün işte. müzik eşliğinde oynadık. pistin kenarında oynayan çocuktum. ama yine de asla halayın sonuna katılıp sürüklenen çocuk durumuna hiç düşürmedim kendimi. kuzenlerin biriyle oynadık. değişik figürler yapıp dikkat çekmeye çalışıyordum. oynayan büyük kızlardan figür çalıyordum. ama olmuyordu.
elbiseli kuzenime ne yapsa yakışıyordu. tom ve jerry'li takımımla ben bir oğlandım. bi ara dışarı çıktık öyle durmaya işte. sonra bi şey oldu. iki akraba çocuğu -aynı yaştayız- beni dövdüler. çünkü kendi halimdeydim. çünkü sesim çıkmazdı. iki yandan gelen tekme darbelerine karşılık vermeye çalıştım. olmadı. bi büyüğümüz, bi zaman sonra ayırdı bizi. 'ayıp' dedi. yalnızdım. minik ellerimle üstümü silkeledim. minik ellerimle. o günden sonra ellerim bi daha hiç büyümedi. tişörtümde, taytımda ayakkabı altlarının izleri vardı. çizgi çizgi. salona girdim. oturdum." y.ö.
inan ki incirli kurabiyemden aldığım ısırıklardan dolayı parmaklarıma bulaşan pudra şekerine hiç mi hiç aldırış etmiyorum. o kadar aldırışsızım ki pudra şekeri parmaklarımdan eşofmanıma başka bi' deyişle aşortmanıma geçmiş. peh! umrumda mı? değil. tabii ki incirli kurabiyeyi ben yapmadım. tüm bunlardan bahsederken çayım da bardağımda demleniyor be ahbap. dünya, bazen bir anlığına güzel oluyor ya ozaman stresleri tokmakla ezerek yok ediyormuşum gibi gelir. önyargıları ve atomları da tokmakla parçalarım ben. bu durumda 'stres, önyargı ve atomları tokmakla parçaladığımızda yok olur.' sonucuna varabiliriz. hiçbi' şey vardan yok olmaz diyenler için: 'umursamazsın, olur ahbap' diyorum. zamanında bi anektodumuz dolanıyordu ortalarda: "hangi sandalye?" diyordu apakıllı gencimiz, ya ya.
dün gece komşu dede öldü. ben bugün çantamı alıp işe giderken o ölü olduğu için biraz utandım. çantamda ben öğretmen olduğumdan anlatacağım dersin kitabı varken, aynı zamanda sevgilimin aldığı okumaya kıyamadağım kitap vardı, ikisibirden. kalemler falan da tabii biraz olmalıydı, lazım oluyor.

sevgilimin aldığı kitabı okumaya kıyamamak saçma bi' davranıştır diye karar verip ve kitabı okumaya başladığımda, öğretmen olduğumdan anlatacağım dersin kitabın içindeki soruları çocuklara "bak burda bunu yapıcaz" diye zorla çözdürmüştüm bile çoktan, boşlukları doldurup cümleleri sıraya koydular ingilizce ingilizce. derken çıkabilirsiniz, dedim sonra. tüm bunlar kitabı okumaya kıyma şeysi başlamadan tam tamına önceydi.

neyse ben okuldan eve gelip de okumaya kıydığım kitapta sevdiğim cümlelerin altını çizerken komşu nine, komşu dedenin ölü olmasına alışmaya çalışıyordu yüz çizgileri içinde-yüz çizgileri içinde. komşu ninenin yerine koydum kendimi, in her shoes, işte ozaman biraz hayat arkadaşımı kaybetmiş kaybetmiş nasıl oturabilirim ben olsam sorusuyla beynimdi.

eve geldiydim ya hani, böyle ben eve gelince hayat hep hep devam ediyor sanıyorum fakat oysaki: resmen parçapinçik.