arkadaşım arayıp 'dairede misin?' diye soruyor. 'ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın. kendin içindeyken kafan dışındaysa çaresi yok.." diye ben şarkı söylemiyorum tabii. hem o şarkı ne kadar da çok söylendi. bi' ara çalmaya bile çalışmıştım, çocukluk işte. neyse işte biz resmi dairenin telefonda neden olduğu yankıya gülüyoruz. yok hayır freecell oynamıyorum, diyorum. anneme de omzumun ağrıdığını söylüyorum, daha fazlası değil. yoksa finlandiyalı post-rock grubunun o enstrümantal müziklerinin "hayat, seni sever görünmekten yoruldum." diye avaz avaz bağırdığını çok net bir şekilde duyduğumu söylesem bana inanır mıydı ki? en sevdiğim yazar ölmeseydi ondan bu zavallı finlandiyalılara yardım etmesini isterdim. tam o sırada da izmitli şair durur mu pat! cevabı yapıştırdı:

"hatırlat da haziran sonlarında senin de çocukluğunu yakalım."

ölsem yeridir, diye düşündüm anlık hissiyat olmasını umaraktan.
işte o akşam bisküviyi çaya bandı çocuk. yumuşadı bisküvi, tam düşecekti ki yakalayabildi son anda da yedi. çikolata kadar cazip değildi, napsın. hayatı acaba şu çayla ıslanmış bisküviyi halının üzerine düşürmeden yakalamaya benzetsem mi ki diye düşündü. belli ki eğer okursa schopenhauer'dan etkileneceğini bilmiyordu henüz. çayı bisküviye banan bir çocuk için neler de düşünebiliyordu öyle hem. bak, çocuk yine düşündü lan. şöyle ki:

'biz sıradan insanlar üzerine yazılan yazılarla insanların kompleks düşüncelerini ifade etmeye çalışmasından hiç hoşlanmıyorum doğrusu.'

hey çocuk, düşünebiliyordu!

kompleks yerine karmaşık dese daha iyiydi ama. daha iyileri de çok iyi sayabilirdi gerçi. daha, dahA, daHA ve DAHA diye haykırabilirdi. pepsi reklamının sloganı aklına gelince haykırmak falan ucuz edebiyat gibi geldi, vazgeçti.

çocuk bisküvi, banmak, çay ve halıya aldırmadı. farkındalık testlerini geçtikten sonra aldırmamayı başarabilmenin bir erdem olup olamayacağını sorguladı. bunun işe yarar bir şey olabilmesi için diğerlerinin onun farkındalık testlerini geçip de aldırmamayı başarabildiğini anlaması gerekiyordu. hadi anladılar diyelim önemseyecekler miydi bakalım? diğerlerine de aldırmamaya karar verdi.

halıya odaklandı, desenleri vardı. mutsuzluğuna arka plan zikzaklar, dikdörtgenler, karolar falan. peh.

hey çocuk, üzülebiliyordu!

üzülmek için çok çocuktu oysa ki. üzerinden ifade edilmeye çalışılan düşüncelerin hiç de karmaşık olmadığına karar verdi. hayat memat işleri işte, dedi.

memat kelimesini komik bulurken yorgunluktan uyuyakaldı.

hey çocuk, kendi kendisinin trajik komedisiydi anca.
hangi akla hizmet davranışlar?, neden? sorusunun bir üst basamağı gibi. bunun bir üst basamağı sığ bir küfür sarf edip cevabını beklememek olabilir, lafımı koydum oh nirvanasına en kestirme yoldur bence. bunlar bilmediğimiz şeyler değil, bir de ben bu şekilde söylemek istedim nevarcanımbunda. söylenmeyenler akne oluyor sonra.

işte ben de yeni insanlarla tanışıyorum. işinden memnun olanlar ve olmayanlar olmak üzere şimdilik ikiye ayrılıyorlar. bambaşka yaşamlar gördükçe, yeni alışkanlıklar edinmek zorunda olan biri olarak canım başkenti yani aslında canım başkentteki canım kampüsü nasıl özlediğimi anlatabilirim de gerek yok şimdi.

son olarak hobilerim kitap, müzik, gezmek, kurum sicil no, nylon smile.