eskiden toplu taşıma araçlarına binip binip semt yardırıyordum. ver elini incirli, keçiören, incek. ver elini sincan. ver elini ivedik. evet, ankara'dan bildiriyorum. sonra bana bir aydınlanma geldi. hızlı yürümeyle öfkenin ters orantılı olduğunu düşünmeye başladım. işte bu yüzden vazgeçtim toplu taşıma araçlarından. bazen bahçeli'den kızılay'a, bazen cebeci'den kızılay'a, bazen kampüsün içinde yuvarlak çizerek yürüdüm. sinir stres bi' şey kalmıyordu valla, öyle gibiydi. fekat unuttuğum bi' nokta vardı. bi' yazarımızın da dediği gibi: "kendi manzarası kendine hüzün". salak kafam, hızlı yürüdükçe öfkenin azaldığını düşünedursun; zavallı yüreciğim de öfkesi oranında hızlı yüründüğünün farkında yorgun düşüyordu. eğer kafam salak olmasaydı, tüm bunlara hiç gerek kalmayacaktı. neyse efendim, küçük aptallıklar silsilesine bilinçli dahil olmanın sonucu eldeki sıfırla kalanlara hoşçakal demek varmış.

ucuz edebiyat cümleleriyle durumu özetledim, sevdin mi?
o hani hafif hafif esen rüzgar vardı ya bu sefer, türk kahvemin üzerinden oturduğum tek kişilik koltuğa doğru esiyor. ve biz, yüksek sadakat isimli türkrak grubumuzun solistinin keline odaklandığımız için yıllardan beri ilk kez yüzünü fark ediyoruz. şarkılarının ismi "haydi gel içelim.". ve bi' süre ev sessizliğinden sonra özge seslenir:
- televizyonu kapatsak mı? ay o zaman daha çok hüzün çökerse içimize? bu gün günlerden ne? cumartesi. haftasonu da televizyonda bi b.k olmaz ha!

bir de bu evin sahibi biricik arkadaşım da yanımda olsaydı o ironik realistliğiyle benim ne tür boş işlere bulaştığımı yüzüme vursaydı, sonra kesin bana bitki çayı yapardı. evet.

ah şu hayat.
biz saatlerini, günlerini, haftalarını ve de yıllarını beraber geçiren arkadaşlar birbirimize uzun-zun sarılarak veda ediyoruz. az önce yurt müdiresi mezun olacakların internet kaydını sildiği için birden internetsiz kaldım. çok sembolik oldu valla, resmen bye vakti. hatta farewell. kantinde wireless var en azından diye buraya indim. en köşedeki masaya, "istemediğini yapma!" yazan illüstrasyonun altına oturdum. yarı açık camdan hafif hafif rüzgar esiyor. çocuk gibi ne yapacağımı bilemezken, bir yandan da yüzümün eskidiğini hissediyorum. tam bir paradoks. benjamin button-vari. dahası şöyle ki: hala bi' yerlere başvuruyorum. ailemi çok özledim, kendimi boşlukta sallanan adam gibi hissediyorum. öyle bi' kitap vardı, sanırım okumadım.

elimi tut.
mereba blog, bazı sorunlarım var ve bu yüzden canım sıkıldı. öncelikle kpss'ye girip atanamayacak kadar az puan alacak bir memur adayı olarak felsefeden neden yan dal yaptığımı bilmediğimi itiraf etmek istiyorum ve 23 mart 2009 tarihinde derste aldığım bazı notları burada paylaşmak istiyorum:

'dışarı' diye kendinde bi' şey yoktur. eğer kendinde şey-e dışarı
dersek (geometrik uzam dışardadır mesela) böyle bir durumda zaten
bunun zorunluluğunu açıklayamam. 'görüngü' dışarıda olabilir mi?
görüngü ne amk!


sonra, haziran-ın başından beri artık dersler kesildi ve final dönemi adı altına sığınarak her gün 14.00’da kalkıyorum. bu bebe-ler gibi uyuduğum anlamına gelmiyor çünkü şöyle ki: oda arkadaşım (ki film izlerken bile uzaktaki sevgilisine kamera açan bir kişilik) sabah 9 gibi kalkarak, bilgisayarının başına oturuyor ve ortalama 10 dakikalık aralarla “fışşşşşrrppppfffffrrk” diye burnunu peçeteye siliyor. bu demek oluyor ki ben her 10 dakikada bir uykuyla karışık oldukça sıradan küfürler sarf ediyorum, hem de ta saat 2’ye kadar. i.e. “sktrrmkoym”. bunun dışında başvuru belgelerim eksik ve bir günde hiç mi hiç tanışıklığımın olmadığı kişilerden bu eksik belgeleri almaya çalışıcam yarın, mesela. bunun dışında da öğretmenlikle pek alakam yok sanırım, tıpkı her şeyle olmadığı gibi. [her şey-le olmayan ile hiçbi’ şey-i kasteden yer altı edebiyatı yan cümlesi, sevdin mi?] sonra.. insanlara yanlış izlenimler veriyorum, bu benim dışımda kimseyi de mutsuz etmiyor. yanlış izlenimi alanlar aldığı izlenimle hayata devam edip “lan cidden bu izlenimi ben böyle aldım ama bi’ gariplik var sanki, bi’ bakabilir misin acebağ?” falan demiyor hiç. [vermeseydin yanlış izlenimi deme hemen, ona da sebeplerim var. casuality dünyası naparsın.] bunun dışında buraya yazmıyacağım bazı öfkelerim var, ama öfkem olduğunu belirtmeden geçemedim. sinirlenince çok pis döveceğimden ya da ödüm karaciğerim falan patlar diye endişeleniyorum. milletinki korkudan patlayabilir, benimki sinirden patlar valla. neyse küfürlerimi bold-la yazdım, umarım üjbej okurum bu durumdan rahatsız olmaz. hepimize dönem dönem stres gelir ve küfrederiz diğil mi canlarım? hı-hım.
1. dedektif görünümlü kafası kelleşmeye başlamış rus edebiyatı hayranı insan. (ismi öğrenildi.)

2. kısa pantolonlu çocuk, bölümünü bilmiyoruz, kısaca fizikçi diyoruz.(ismi öğrenildi.)

3. kütpanedeki kaslı, genelde siyah t-shirtlü çocuk. dövmelerini sevdik. naber, mereba.

4. sürekli sandviç yerken gördüğümüz kocaman çocuk. (çocuk dediğim üniversite öğrencisi erkek işte.)

5. kantinciler

6. dersine iki ayda bir uğradığım felsefe hocaları

7. kütpanedeki ramazan.

8. ben sizi biliyom valla. bye lan, see you in another life.