ah canım schopenhauer,

ismini yazmakta zorlanıyorum yirmili yaşlarıma rağmen. neyse, mesele bu değil. mesele şu: senin o geniş kelime haznenle pesimizmini beni şaşkınlıklara sürükleyecek şekilde sunman. çok kitap okumayın salak olursunuz, demişsin. bu fikrini çok da güzel bir şekilde desteklemişsin. fakat sana diyeceğim şudur ki, orijinalliği taslak halinde kalmış biri olarak, tabloyu tamamlayabilenler hep başkaları hep de başkaları. bu devirde okumayana kız vermiyorlarmış. okuyan kızlarımızın durumu da çok fazla çeşitlilik gösterdiği için şimdi o konulara hiç giremiyeceğim valla. hem uyumadan önce birkaç kelimeye herkes ihtiyaç duyar. işte ben bu uyumadanöncebirkaçgüzelkelimeyebayılan biri olarak, bugünlerde yarım kalma sebeplerimi tekrar gözden geçiriyorum ve bu yüzden biraz üzgünceyim. fakat umursar-görünmezlik zırhım çok parlak, işe yarıyor manasında. yoksa parlak olması, kabuğunun içinde ceviz olmasını bilmemizle aynı şey.

-dir sanırım.

sevgiler, dilek.
mesela, sanki. o yüzden belki. sonra meğer hiç-de-öyle-değil; derken umarım-dan öfkeye keskin geçişler. -ler çünkü tekrarlanıyor. sonra işte tam da burada nağmeli müzikler, öykülü şarkılar ve de sonunda hüzünlü haz.
düşünsene evinin önünde davulcular var ve hiçbir şekilde gitmiyorlar. tek yapabildiğin 'davulcular gitmiyor.' diye cümle kurabilmek. olur mu olur arkadaş. çünkü elimizden bir şey gelmeyen durumlar için sürekli cümle kurarız. mesela, 'nisan da bitiyor fakat beni hala sevmiyor.' veya 'en sevdiğim bardağım kırıldı' gibisinden. en kötüsü de ne biliyor musun arkadaş? demiş miydim hatırlayamadım: farazi diyaloglara meğilli iç monologlarımın kurbanıyım. ey gidi. bir de dilerdim ki nostaljinin bir faydası olsaydı keşke. hem vakt-i zamanında bir yazar demiş ki, tecrübe diye bir şey yoktur. iyi demiş bence.

eskiden ay, yarım olunca sevinirdim. çünkü 'D' olurdu, ay bana çalışırdı. sanki. bi' de bu gönyeyi seviyordum ben işte, çünkü o da bana çalışıyordu, neredeyse 'D' çiziliyordu. ah, neredeyse ismimin baş harfi! sonra büyüdük, üniversitenin bahar gelmiş çimlerine oturduk, sınavdan çıkan arkadaşın cebindeki gönye bana tüm neredeyse-leri hatırlattı, biraz güldüm, yok çok güldüm, gönye benim oldu, çünkü "al senin olsun" dedi, aldım, hiçbir işime yaramıyor, sorun mu bu, değil tabii ki. ne güzel di mi. 'sheer simplicity' misali. az kalsa.