ha bi' de unutmadan sen varsın. yeni yılda da kahramanım olur musun? sempatik oluyor ve ötesi.
sevgili gümlük,

çok beter düşüyorum bu aralar. rüyalarımın yavaş yavaş çıkması, aklımdan geçirdiğim her kötü durumun sinsi sinsi başıma gelmesi ve umduğum her iyiliğin beni geç bulmasına ne demeli? evren, rica ediyorum beni çatma artık; bana unutma da ama. sev beni evren, tam kararında tut beni.
minibüsçü 'accık biraz' bekleme sebebimizin belki de bikaç yolcu daha gelir olduğunu belirttiğinde ben 22 yaşındaydım. bu duruma en uygun fon akşam üzeri iş çıkışıydı, hemen havaya kararmasını söyledim ve aynı zamanda işten çıkabiliyordum tabii ki de. böyle hava biraz turunculu koyu gri gibi olur da kış soğuğundan ev kaloriferine geçene kadar huh-fuf dersin ya ellerine, öyle oluyordu bugün.

belirsiz geleceği de tendon kopması korkusuna benzetiyorum, benzetmelerim ilginç değildir. ama sorarsan eğer, sana giriş-gelişme-sonuç şeklinde anlatabilirim benzetme sebeplerimi, sebeplerim var elbet. ne diyordum? turunculu koyu gri gibi bir belirli gelecek yoktur zaten aptal. olmasını umduklarına belirli diyerek heranölebilme ihtimalini klişe kategorisine soktuktan sonra bir güzel rahatlıyorsun. ben de dahil olmak üzere. patetik kullar, hani dünya dinozor sidiğinden oluşmuş ne big bang-i tanrı bizi unutmuş olabilir falan ya hah ondan işte. bi' kitaptan öğrendim olum ne var!

neyse en iyisi önerilen müzikleri dinleyip yine önerilen kitapları okuduktan sonra önerilen filmleri izleyerek kendimden uzaklaşmayı planlıyorum. k.ygötünerahvangitsin gibisinden.

bu metindeki sansür anlamındaki noktayı bulalım, işe yararlılığını tartışıp pragmatist kesilelim. sonra çay içeriz.
ya olmasaydın?
6 saat, 5 tane, 1buçuk şişe, 1 ben, 1kaç yastık, 16 entry, 3 missed calls, 2 arkadaş, 1 mail, 0 tabak, 1 ev, 1 okul, 1az öğrenci, 1i ek..k, 10lar yanlış biliyor.


zamanında zamanın yuvarlak olduğunu iddia etmiştim. şimdi de ada-ların yuvarlak olduğunu iddia ediyorum; çünkü tur yolları dağ çileklerinin arasından geçiyor. birsürü dağ çileği şirinlediğimiz gibi çılgıncasına pedal da çevirebiliyoruz hem. bunların hepsi "uzun süredir böyle güzel bir kahvaltı yapmadım" ortak hissinden sonra gerçekleşiyor. ifadenin indirgenmiş olması, mutluluğun tavan yapmasını tabii ki de etkilemiyor. her (güzel) şey gibi: son.
what i tell vs. what i mean
şimdi ben iki tane sınıfın dersine giriyorum ve ikisinde de şu profiller var:

kelimeleri yaya yaya konuşan esmer çocuk, sınıfın en güzel kızı, dersi anlamaya çalışıp ders arasında soru soran kız, sessiz çocuk, canı isterse derse katılan sakin gözlüklü çocuk, derse hiç katılmayan bir kız ve bir erkek, sınıfın yakışıklısı görevini alan converse-li konuşkan espirili çocuk.

iki sınıfta da bu profiller var ve ben bu profilleri böyle oldukça basit kategorilere ayırıp sonra aynı kategoridekilerin isimlerini, farklı sınıflarda olmalarına rağmen, karıştırıyorum ve orada birinin tam o anda bu basit kafa karışıklığımın ne şekilde, hangi sebepten olduğunu anlayıp bana "gotcha!" deme gereği bile duymayıp küçük anlamlı bir gülümsemeyle 've bunları çabucak geçmem'i vurgulamasını istiyorum.

bazen.
-yo(ru)m.

* ru bazen düşer.
** bireysel kriptolojiden bi-bok olmaz; fekat hepimiz güzel şimdiki zamanların geniş olmasını dileriz.
sonra ben okula gittim, öğrenciler yoktu ama ben öğretmendim bu yüzden fakat çay içtim. kuşluk vakti memur çayı bi'nevi. herneyse, bi'kaç gün önce uçuş modunda gelmişti ya da ben bi'kaç gündür onun karbondioksitini kullandığım için çiçek olabildim. evet, yerli yersiz bağlaçlarımı inkar edeme.. shush! enjoy the silence.mp3
"pardon bakar mısınız acaba lütfen? nezaket ne tür bir bencillik olabilir? hadi biraz da bunun üzerine düşünelim, beraber ama. hazır ben yalnız düşünmekten yorulmuşken." dedi.

"çok paradokscusunuz bunu biliyor muydunuz hey bayım?!" dedim.
ismi tontiş idi. isminden tiksiniyordu ve yemediği kemiklerini toprağa gömüyordu. bir gün sahibi: "bazen düşünüyorum da hayat çok anlamsız geliyor, ben senin sahibinim ve sen benim içeri terliklerimi bile getirmiyorsun. so what?" dedi, bi de utanmadan dilini dudakları arasında sıkıştırıp tükürük saçarak olayı hafife alma efekti verdi: "frrrrpptchp".

sonra tontiş sahibine küstü, anlamsız olan tontişlik sanıyordu. ey tontiş, sahibini anlaman beklenmiyordu da bu öyküden 'biz insanlar olarak birbirimizi anlamaya çalışmalıyız çünkü bu fantastik bir şeydir from the source to the reciever ay bak veriler (datalar datalar) kaçıyor, kaçırma çünkü hepsi belli bir söz dizimi içinde anlamlı, syntax matters buddy.' ana fikrini çıkarırken, türkçemizi daha güzel kullanmayı öğreniceğime söz veremem.
bir insanın başı kendi başına ağrır. birlikte baş ağrınmaz. all alone yani. hah! ingilizce biliyoruz iyi ki, çok şükür.
[(modern dünyanın getirdiğine inandığımız fekat aslında hep var olan sadece o kadar çok ağacın içindeyken çakamadığımız)+(daha hoş bir tabirle farkına varamadığımız).(bireyciliğimizin doğurduğu)]- [(yok aslında doğurmuyor da ondan kaynaklanıyor)+(işte yani bu bireycilikten kaynaklanan).(kendini ifade çabası ve kanıtlama savaşları)]= tüm bunların sadece türün devamına önem veren zalim evren içinde benim yitip yitip gitmelerime neden oluşları arasında benim yine ahkam keserek kendimi ifade çabalarımın yarattığı paradoksun ben ta x


not: köfteyi çaktıysan bana da haber ver.
oğuz atay sevgimi inkar edemem, tekrar ve tekrar da bahsederim, hatta medet bile umarım. evet, ölü yazarlardan medet umarım. cümlelerini not alırım da unutmam. gelmişime, geçmişime ve de geleceğime derin bir es kisvesi altında küfürler silsilesidir; çünkü zaman gayet geniş, yutabilir.

bu:
- neden öldü?
- kalpten öldü elbette.
- kalbi mi vardı?
- evet, kalbi olduğu için, oyunları çok ciddiye aldığı için öldü.

bu da:
Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "Bana kalırsa film biraz karışıktı," dedi genç adam. "Bazı yerlerini anlamadım." "Canım," dedi kız, "Sonunda çocuk ölüyor işte." Aptal," dedi delikanlı, "O kadarını biz de anladık."


ha bi de unutmadan biz de buralarda kalpten ölüyoruz ve asla 'aptal' demiyoruz; acayip sempatik oluyor, anlatamam.
hiçbir zaman balkabağına dönüşmeyecek olan kamyonetten in, öncesinde kamyonete gül zaten ahahah bunla mı gitcez, inerken kapıyı arkadaşa uzat, kapı artık arkadaşın, eve gel, kimi ışıkları aç kapat, kumandayla böcek öldür, mail-leri kontröl et, beklediğin mail-in bir gün geleceğini bilir gibi ol ve um ki rüyandan sebep, hayırdan belki evet, 'koca ev benim yahu' deyip şaşır ile kiranı öde, masadaki insanlar ne kadar da yeniler öyleler diye düşün, evet yepyeniler, okula yastık götür de lazım da, akıldan planlar yap ancakçünkü akıldan planlar gerçeğe geçmek isterler karar mahiyetinde, belirlilik hoş şey, heyt yavrum göreyim seni, hadi baybay.
1. ....... dolmuyor.

a) bidon
b) zaman
c) boşluk
d) hepsi
e) hiçbi' şey

˙ɹnlou 'unslo uopiq dɐʌǝɔ nɹğop
eşyaya bakma, kapa gözlerini. karanlık bi' şey hatırlatmaz sonra. ya uyursun ya da ışığı açarsın ama sakın eşyaya bakma. öncesinin bir duvar saatinde, ne bileyim bir komodinde yaşatılamayacağını bil. büyü de gel canım. tabula rasa sirkulasyonu şeysi gibi hede hödü.
arkadaşım arayıp 'dairede misin?' diye soruyor. 'ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın. kendin içindeyken kafan dışındaysa çaresi yok.." diye ben şarkı söylemiyorum tabii. hem o şarkı ne kadar da çok söylendi. bi' ara çalmaya bile çalışmıştım, çocukluk işte. neyse işte biz resmi dairenin telefonda neden olduğu yankıya gülüyoruz. yok hayır freecell oynamıyorum, diyorum. anneme de omzumun ağrıdığını söylüyorum, daha fazlası değil. yoksa finlandiyalı post-rock grubunun o enstrümantal müziklerinin "hayat, seni sever görünmekten yoruldum." diye avaz avaz bağırdığını çok net bir şekilde duyduğumu söylesem bana inanır mıydı ki? en sevdiğim yazar ölmeseydi ondan bu zavallı finlandiyalılara yardım etmesini isterdim. tam o sırada da izmitli şair durur mu pat! cevabı yapıştırdı:

"hatırlat da haziran sonlarında senin de çocukluğunu yakalım."

ölsem yeridir, diye düşündüm anlık hissiyat olmasını umaraktan.
işte o akşam bisküviyi çaya bandı çocuk. yumuşadı bisküvi, tam düşecekti ki yakalayabildi son anda da yedi. çikolata kadar cazip değildi, napsın. hayatı acaba şu çayla ıslanmış bisküviyi halının üzerine düşürmeden yakalamaya benzetsem mi ki diye düşündü. belli ki eğer okursa schopenhauer'dan etkileneceğini bilmiyordu henüz. çayı bisküviye banan bir çocuk için neler de düşünebiliyordu öyle hem. bak, çocuk yine düşündü lan. şöyle ki:

'biz sıradan insanlar üzerine yazılan yazılarla insanların kompleks düşüncelerini ifade etmeye çalışmasından hiç hoşlanmıyorum doğrusu.'

hey çocuk, düşünebiliyordu!

kompleks yerine karmaşık dese daha iyiydi ama. daha iyileri de çok iyi sayabilirdi gerçi. daha, dahA, daHA ve DAHA diye haykırabilirdi. pepsi reklamının sloganı aklına gelince haykırmak falan ucuz edebiyat gibi geldi, vazgeçti.

çocuk bisküvi, banmak, çay ve halıya aldırmadı. farkındalık testlerini geçtikten sonra aldırmamayı başarabilmenin bir erdem olup olamayacağını sorguladı. bunun işe yarar bir şey olabilmesi için diğerlerinin onun farkındalık testlerini geçip de aldırmamayı başarabildiğini anlaması gerekiyordu. hadi anladılar diyelim önemseyecekler miydi bakalım? diğerlerine de aldırmamaya karar verdi.

halıya odaklandı, desenleri vardı. mutsuzluğuna arka plan zikzaklar, dikdörtgenler, karolar falan. peh.

hey çocuk, üzülebiliyordu!

üzülmek için çok çocuktu oysa ki. üzerinden ifade edilmeye çalışılan düşüncelerin hiç de karmaşık olmadığına karar verdi. hayat memat işleri işte, dedi.

memat kelimesini komik bulurken yorgunluktan uyuyakaldı.

hey çocuk, kendi kendisinin trajik komedisiydi anca.
hangi akla hizmet davranışlar?, neden? sorusunun bir üst basamağı gibi. bunun bir üst basamağı sığ bir küfür sarf edip cevabını beklememek olabilir, lafımı koydum oh nirvanasına en kestirme yoldur bence. bunlar bilmediğimiz şeyler değil, bir de ben bu şekilde söylemek istedim nevarcanımbunda. söylenmeyenler akne oluyor sonra.

işte ben de yeni insanlarla tanışıyorum. işinden memnun olanlar ve olmayanlar olmak üzere şimdilik ikiye ayrılıyorlar. bambaşka yaşamlar gördükçe, yeni alışkanlıklar edinmek zorunda olan biri olarak canım başkenti yani aslında canım başkentteki canım kampüsü nasıl özlediğimi anlatabilirim de gerek yok şimdi.

son olarak hobilerim kitap, müzik, gezmek, kurum sicil no, nylon smile.
bir gamyön yükü asık surat smiley ile yollar aşan gız kahramanımız bu devirde ferhatların dağ delmediğinin çok farkındaydı. dağ delmenin modası geçmişti zaten. ülkemizin kuzeyindeki falezler ne güzelmiş öyle diye düşünürken hiç işi yoktu, tam anlamıyla. yüz yirmi kilometre yol yürüdü. ellerini neden ceplerine koyduğunu kimse anlamadı. ha evet bi' de üstüne üstelik otobüsle aştıkları sayılmıyormuş, oturuyor diye. 'ile' olmak istiyordu, 'yüzünden' oldu. 'kadar' hakkında endişelendi, çünkü eşitlik gibi görünen bitmeye meğilli bi' şeydi bu. oyunun tüm kurallarına uydu. ne oyunu lan! hayat bi' sahne geyiğine bağlayabiliriz. lan dediğim için üzgünüm, öğretmen olamadıkça dilim yozlaşıyor. mereba ben bu yazının anlatıcısı. pat! diye ortaya çıktım. kendimden üçüncü şahıs olarak bahsetmeye bayılırım, fekat dayanamadım bu sefer. şey dicem: dört yıllık üniversite eğitimim ve mezun olma yetkimle çok yaratıcı oldum ben. o asık surat smiley-leri ters goyucam, gülüyor gibi olucaklar. gözlerini de kapatıversinler canım. bazı şeylere körlük gerekiyormuş. gamyönü napsak ki? bitmeyen yollara salarım belki, yardırsın gönlünce.
" geçen akşam geldin ya buz devri' nden.. hemen dinlemek istedim seni. oturdun, az anlattın ve daha anlatıyorken sağ ayağının baş parmağına yapışmış karpuz çekirdeğiyle karşılaştım-sonradan itiraf edicektim- bi saniye sürdü ama sorular.. koridordan salona yürüme mesafesinde yapışmıştı muhtemelen.. bi kaç günlük olsa gerek, bi yanı az kurumuş beyazlamıştı.. fark etmediğinin farkındaydım, ama acaba fark edicek miydin ki. ne zaman nasıl düşücekti o ordan.. sonra düşünmeyi bırakıp sana odaklandım.. sen kaldığın odaya gittin ardından. bugün o odayı süpürürken rastladım karpuz çekirdeğine. eminim oydu..

bıraktım işi oturdum yanına.. az konuştuk. sırtını sıvazladım, gülümsedi bana. biliyo musun, kasıtlı yapışmış ayağına. hep durduğu yerden sıkılmış, az gezmek istemiş. sinemaya da gelmiş senle. ayakkabının içindeymiş meğer.. ama eve döndüğünde, sen pijamanı giyerken o da bi yere çarpıp düşüvermiş oracığa. .aslında senle izmire de gelmek istiyomuş.. gitseydin keşke yoldaş olurdun ona dedim.. derken annem geldi. napıyosun,daha bitirmedin mi süpürmeyi dedi.. niye oyalanıyosun dedi.. anne karpuz çekirdeği oyaladı dedim. kızdım ona işimi yapmamı engelledi. bi de napmıştı biliyo musun. bana hiç sormadı sen napıyosun diye, o minik karpuz çekirdeği bile sırf kendini annattı.. düşününce iyce sinirlendim. elektirik süpürgesine yutturdum onu. gitti. " y.ö.
eskiden toplu taşıma araçlarına binip binip semt yardırıyordum. ver elini incirli, keçiören, incek. ver elini sincan. ver elini ivedik. evet, ankara'dan bildiriyorum. sonra bana bir aydınlanma geldi. hızlı yürümeyle öfkenin ters orantılı olduğunu düşünmeye başladım. işte bu yüzden vazgeçtim toplu taşıma araçlarından. bazen bahçeli'den kızılay'a, bazen cebeci'den kızılay'a, bazen kampüsün içinde yuvarlak çizerek yürüdüm. sinir stres bi' şey kalmıyordu valla, öyle gibiydi. fekat unuttuğum bi' nokta vardı. bi' yazarımızın da dediği gibi: "kendi manzarası kendine hüzün". salak kafam, hızlı yürüdükçe öfkenin azaldığını düşünedursun; zavallı yüreciğim de öfkesi oranında hızlı yüründüğünün farkında yorgun düşüyordu. eğer kafam salak olmasaydı, tüm bunlara hiç gerek kalmayacaktı. neyse efendim, küçük aptallıklar silsilesine bilinçli dahil olmanın sonucu eldeki sıfırla kalanlara hoşçakal demek varmış.

ucuz edebiyat cümleleriyle durumu özetledim, sevdin mi?
o hani hafif hafif esen rüzgar vardı ya bu sefer, türk kahvemin üzerinden oturduğum tek kişilik koltuğa doğru esiyor. ve biz, yüksek sadakat isimli türkrak grubumuzun solistinin keline odaklandığımız için yıllardan beri ilk kez yüzünü fark ediyoruz. şarkılarının ismi "haydi gel içelim.". ve bi' süre ev sessizliğinden sonra özge seslenir:
- televizyonu kapatsak mı? ay o zaman daha çok hüzün çökerse içimize? bu gün günlerden ne? cumartesi. haftasonu da televizyonda bi b.k olmaz ha!

bir de bu evin sahibi biricik arkadaşım da yanımda olsaydı o ironik realistliğiyle benim ne tür boş işlere bulaştığımı yüzüme vursaydı, sonra kesin bana bitki çayı yapardı. evet.

ah şu hayat.
biz saatlerini, günlerini, haftalarını ve de yıllarını beraber geçiren arkadaşlar birbirimize uzun-zun sarılarak veda ediyoruz. az önce yurt müdiresi mezun olacakların internet kaydını sildiği için birden internetsiz kaldım. çok sembolik oldu valla, resmen bye vakti. hatta farewell. kantinde wireless var en azından diye buraya indim. en köşedeki masaya, "istemediğini yapma!" yazan illüstrasyonun altına oturdum. yarı açık camdan hafif hafif rüzgar esiyor. çocuk gibi ne yapacağımı bilemezken, bir yandan da yüzümün eskidiğini hissediyorum. tam bir paradoks. benjamin button-vari. dahası şöyle ki: hala bi' yerlere başvuruyorum. ailemi çok özledim, kendimi boşlukta sallanan adam gibi hissediyorum. öyle bi' kitap vardı, sanırım okumadım.

elimi tut.
mereba blog, bazı sorunlarım var ve bu yüzden canım sıkıldı. öncelikle kpss'ye girip atanamayacak kadar az puan alacak bir memur adayı olarak felsefeden neden yan dal yaptığımı bilmediğimi itiraf etmek istiyorum ve 23 mart 2009 tarihinde derste aldığım bazı notları burada paylaşmak istiyorum:

'dışarı' diye kendinde bi' şey yoktur. eğer kendinde şey-e dışarı
dersek (geometrik uzam dışardadır mesela) böyle bir durumda zaten
bunun zorunluluğunu açıklayamam. 'görüngü' dışarıda olabilir mi?
görüngü ne amk!


sonra, haziran-ın başından beri artık dersler kesildi ve final dönemi adı altına sığınarak her gün 14.00’da kalkıyorum. bu bebe-ler gibi uyuduğum anlamına gelmiyor çünkü şöyle ki: oda arkadaşım (ki film izlerken bile uzaktaki sevgilisine kamera açan bir kişilik) sabah 9 gibi kalkarak, bilgisayarının başına oturuyor ve ortalama 10 dakikalık aralarla “fışşşşşrrppppfffffrrk” diye burnunu peçeteye siliyor. bu demek oluyor ki ben her 10 dakikada bir uykuyla karışık oldukça sıradan küfürler sarf ediyorum, hem de ta saat 2’ye kadar. i.e. “sktrrmkoym”. bunun dışında başvuru belgelerim eksik ve bir günde hiç mi hiç tanışıklığımın olmadığı kişilerden bu eksik belgeleri almaya çalışıcam yarın, mesela. bunun dışında da öğretmenlikle pek alakam yok sanırım, tıpkı her şeyle olmadığı gibi. [her şey-le olmayan ile hiçbi’ şey-i kasteden yer altı edebiyatı yan cümlesi, sevdin mi?] sonra.. insanlara yanlış izlenimler veriyorum, bu benim dışımda kimseyi de mutsuz etmiyor. yanlış izlenimi alanlar aldığı izlenimle hayata devam edip “lan cidden bu izlenimi ben böyle aldım ama bi’ gariplik var sanki, bi’ bakabilir misin acebağ?” falan demiyor hiç. [vermeseydin yanlış izlenimi deme hemen, ona da sebeplerim var. casuality dünyası naparsın.] bunun dışında buraya yazmıyacağım bazı öfkelerim var, ama öfkem olduğunu belirtmeden geçemedim. sinirlenince çok pis döveceğimden ya da ödüm karaciğerim falan patlar diye endişeleniyorum. milletinki korkudan patlayabilir, benimki sinirden patlar valla. neyse küfürlerimi bold-la yazdım, umarım üjbej okurum bu durumdan rahatsız olmaz. hepimize dönem dönem stres gelir ve küfrederiz diğil mi canlarım? hı-hım.
1. dedektif görünümlü kafası kelleşmeye başlamış rus edebiyatı hayranı insan. (ismi öğrenildi.)

2. kısa pantolonlu çocuk, bölümünü bilmiyoruz, kısaca fizikçi diyoruz.(ismi öğrenildi.)

3. kütpanedeki kaslı, genelde siyah t-shirtlü çocuk. dövmelerini sevdik. naber, mereba.

4. sürekli sandviç yerken gördüğümüz kocaman çocuk. (çocuk dediğim üniversite öğrencisi erkek işte.)

5. kantinciler

6. dersine iki ayda bir uğradığım felsefe hocaları

7. kütpanedeki ramazan.

8. ben sizi biliyom valla. bye lan, see you in another life.
bence zamanla dünyadaki sidik kokusu artacak.

pek de umrumda olacağını sanmıyorum aslında öyle bi' şey olursa. duyarlılığımı yitirdim naber. umut sarıkaya'nın "he-he de geç felsefeciliği" dediği şeyin hastasıyım. bir karikatüristin şu hayattaki absurd duruşluların ifade gücü olacağını tahmin etmezdim doğrusu, etmedim de zaten, kendiliğinden oldu her şey, benden bağımsız, yani benle alakası yok. neyse ne diyordum. he -he . bir sonraki aşama "sen öyle diyorsan öyledir abi" imiş, bu olgunluğa erişemem sanırım. çünkü biraz zor. bana şu daha iyi gibi geliyor:"sen öyle diyedur."

bu arada ben de işime bakarım. mezun olurum mesela, iyi bir yere ya da iyi bir hayata olmayabilir fakat giderim sonuçta. özlenen-ler tat katar belki o anki duruma ve de yaşayışa; sonrasında nelere alışmamış ki insanoğlu. diyeceğim şu ki: gitme ihtiyacı duyuyorum, tam vakti değil fakat; biraz daha var.

adım gibi emin olduğum atılmayacak adımlara biraz "napalım, idare edicez." derim. [bu cümleye italik-le hüzün kattım, olmuş mu?]

bir şey yoksa "neden yok?" demem, "yok." derim. duyarlılığını yitirmenin gerektirdiği bi' şey bu. böyle böyle soru işaretleri noktalara dönüşecek. tamam, hadi bakalım.

ha bi' de unutmadan biz buralarda ölü olasılıklara hayal diyoruz, daha sempatik oluyor. [bold-la gelen ciddiyet.]


ülkemizin sınavlarındaki garip mizah anlayışı, soruları göbekli amcalar mı hazırlıyor acaba diye meraklanmama sebep oluyor.
ah canım schopenhauer,

ismini yazmakta zorlanıyorum yirmili yaşlarıma rağmen. neyse, mesele bu değil. mesele şu: senin o geniş kelime haznenle pesimizmini beni şaşkınlıklara sürükleyecek şekilde sunman. çok kitap okumayın salak olursunuz, demişsin. bu fikrini çok da güzel bir şekilde desteklemişsin. fakat sana diyeceğim şudur ki, orijinalliği taslak halinde kalmış biri olarak, tabloyu tamamlayabilenler hep başkaları hep de başkaları. bu devirde okumayana kız vermiyorlarmış. okuyan kızlarımızın durumu da çok fazla çeşitlilik gösterdiği için şimdi o konulara hiç giremiyeceğim valla. hem uyumadan önce birkaç kelimeye herkes ihtiyaç duyar. işte ben bu uyumadanöncebirkaçgüzelkelimeyebayılan biri olarak, bugünlerde yarım kalma sebeplerimi tekrar gözden geçiriyorum ve bu yüzden biraz üzgünceyim. fakat umursar-görünmezlik zırhım çok parlak, işe yarıyor manasında. yoksa parlak olması, kabuğunun içinde ceviz olmasını bilmemizle aynı şey.

-dir sanırım.

sevgiler, dilek.
mesela, sanki. o yüzden belki. sonra meğer hiç-de-öyle-değil; derken umarım-dan öfkeye keskin geçişler. -ler çünkü tekrarlanıyor. sonra işte tam da burada nağmeli müzikler, öykülü şarkılar ve de sonunda hüzünlü haz.
düşünsene evinin önünde davulcular var ve hiçbir şekilde gitmiyorlar. tek yapabildiğin 'davulcular gitmiyor.' diye cümle kurabilmek. olur mu olur arkadaş. çünkü elimizden bir şey gelmeyen durumlar için sürekli cümle kurarız. mesela, 'nisan da bitiyor fakat beni hala sevmiyor.' veya 'en sevdiğim bardağım kırıldı' gibisinden. en kötüsü de ne biliyor musun arkadaş? demiş miydim hatırlayamadım: farazi diyaloglara meğilli iç monologlarımın kurbanıyım. ey gidi. bir de dilerdim ki nostaljinin bir faydası olsaydı keşke. hem vakt-i zamanında bir yazar demiş ki, tecrübe diye bir şey yoktur. iyi demiş bence.

eskiden ay, yarım olunca sevinirdim. çünkü 'D' olurdu, ay bana çalışırdı. sanki. bi' de bu gönyeyi seviyordum ben işte, çünkü o da bana çalışıyordu, neredeyse 'D' çiziliyordu. ah, neredeyse ismimin baş harfi! sonra büyüdük, üniversitenin bahar gelmiş çimlerine oturduk, sınavdan çıkan arkadaşın cebindeki gönye bana tüm neredeyse-leri hatırlattı, biraz güldüm, yok çok güldüm, gönye benim oldu, çünkü "al senin olsun" dedi, aldım, hiçbir işime yaramıyor, sorun mu bu, değil tabii ki. ne güzel di mi. 'sheer simplicity' misali. az kalsa.
banka kartımı kaybettim, çok salak hissediyorum. şifrem de çok kolaydı zaten. zor olan hayat, arkadaş! ne istesem olmuyor, bir bildiğim de bu.
mereba. iki gündür elime bir veyahutta iki adet çay veyahutta kahve alıyorum, ekseriyetle bölüm kantinlerinden. böyle bardaklar izole falan değil hiç, direk plastik, bu yüzden el yakıyor. neyse alıyorum ben bunu/bunları, bulunduğum kantin alanından çıkmak için kapıya doğru yöneliyorum ve beni bir stres alıyor: "şimdi o kapı nasıl açılacak?". o stres artık yüzüme mi yoksa küçük sakrak adımlarıma mı yansıyor bilmiyorum fakat o kapıları açıyorlar arkadaş! böyle bi' rahatlama yok hayatta (vardır da sanki yokmuş gibi mesela). sağolsunlar. dedim zaten, "sağolasın" dedim ikisine de. başlarını "eyvallah" gibisinden eğdilerdi. öyle işte, hadi hoşça kal.



bir şeylerin daha başka şeyleri hatırlatması hiç hoş değildi. günleri unuttu; şarkılar dinledi.
bir olasılığın diğer tüm olasılıkları patlatarak bi' şey ya olur ya olmaz fifti-fiftiliğini aşıp yüzdeyüzlük kesinliğe ulaşmasını ve hayatın güzel olmasını diliyoru. içim sıkılıyoru be hacı. günler geçiyoru fakat ı-ıh çok da anlamlı ve de işeyarar ve de birçokşey değil yani.
kütüphaneye gidip de uyumak için birsürü kitabın üç-beş sayfalık bir kısmını okumam, gözlüğü çıkarıp sehpaya koymam, uyumam, bir de oldukça rahat etmem, bu durumdan bildiğin memnun olmam, rüya falan görmem, montumu yastık-hırkamı battaniye yapmam, uyanınca sendelemem ve benzeri gündelik aktivitelerim aslında içten içe bir saçma geliyor ki. bununla birlikte; bu, olmaya devam ediyor.

sonra aylardır işe yarar bir cümle kurmuyorum. eskiden bir araya gelip bir paragrafla olsun bir öykü bozuntusuyla olsun az çok bir şeyler anlatırlardı cümleceğizlerim, şimdi hepsi fos.

derken tekrar staj başlıyor. öğretmenvari kişilikler olarak 657 sayılı kanunun gerektirdiklerine uymamız gerektiği, staja gittiğimiz okulun müdür yardımcısınca bize tembihleniyor; bu yüzden resmi kumaşlar giyiyorum, çok rahatsızlarından. öğrenciler "ablaaaee" diyor. "ne var lan" diyememek, memurluk yolunda ilerlediğime bir işaret sanki.

sonuç olarak, yanıbaşımda neler ve kimler olmalıydı ki acaba da hayat daha kolay mı olurdu belki de daha zor bilemem de insanım ya içinde bulunduğum durum hariç hepsini hayal ederim en çok da olmayanları. ol! desem, kul-um sonuçta.

artık tasarlamayı bırakmalıyım.
rüya görürken, beynim benim iznimi almadan bir şeyler ürettiği için ona kızmama rağmen şaşırmıyor da değilim hani. yoksa gün içinde aklımda tanıdıklarımın isimleri var, o kadar. belki biraz daha fazlası.
"öğrenciler, uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı."

kütüphanenin kitabı olduğu için altını kurşun kalemle çizemedim bu cümlenin; ama şu çoğunluğun düzenine uyma, sosyal sorumluluklar falan meselesine değinip de içimi rahatlatan toptaş amca-nın bu ve bunun gibi tüm süper mantıklı cümlelerini aklıma stokladım, unutmamak istiyorum.

üç saate yakın kitap okumak, biraz kahve molası, fonda müzik uzun-upuzun zamandır yapmadığım bir aktivite bütünlüğü idi. sonra ben yine okuduğum kitabın yazarına özendim ve aklımdan şunları geçirdim:

the occupation of one's mind, mesela. şöyle ki: sevgili gizli özne; nesneye bakıyor, durumu görüyor, hissi yaşıyor ve senin daha önceden tüm bunlar için kurduğun cümleleri dolayısıyla seni hatırlıyor. bence iyi bi' şey bu. güzel bir mutluluk türü yani, daha ne olsun gibisinden.

not: aklımdan şunları geçirmek bir işime yaramadı.

bugün biri, arkadaşımla tepsilerimizi koyduktan sonra oturmaya hazırlandığımız masaya çarpıp çayımı dökünce "tııupss!" dedi, o öyle der demez dünyada bir ayı öldü. herhangi biri için bir ayının ölmüş gibi olması, yokluk durumunu yaratarak birliktelik durumuna ket vurar. böyle bir durumla karşılaşıldığında acilen 'kür tarifi veren doktorları takdir eden gün teyzesi' bulmak gerekir. gün teyzesine sorulur: "ben, sekteye uğradım. napmalıyım?". o da cevap verir hemen: "bol bol ceviz beyne mükemmel geliyormuş, ceviz tüket." o zaman teyzeye teşekkür edilerek kabuklu ceviz fiyatıyla, ceviz içi fiyatı karşılaştırılıp kabuğuna para veriyor muyum diye bir süre endişelenilir. fakat fazla kaygıya gerek yoktur; çünkü zaten eriklerin çıkmasına az kaldığı için her şey normale doğru ivme kazanmaktadır. ama beklenmedik bir durum olur. ivme kazanan şey, çok hızlanır hızlanır da hızlanır ve sonunda freni pat!-lar. durmayan şeyler insanı korkuttuğu için sinir ve stres meydana geldiğinden dolayından sebep insanoğlu paramesyumla telepatik bir ilişki kurar ve yönünü bilemez. yönünü bulmaya ve bilmeye çalışma süreçleri, insandan insana farklılık göstereceği için her birine bir yorum getirilemez artık canım. kendine göre bi' şeyler ayarlarlar artık herkesler. yani.
muhtemelen füme rengi fakat ne renk olduğu anlaşılmıyor. soluk siyah gibi, lacivert gibi, koyu gri gibi, biraz fazla bakınca koyu yeşil bile denilebilir yani. öyle bir esnekliği var ceketin renk konusunda, eskiliğine rağmen ya da -den dolayı. cekete uyum sağlarcasına içindeki adam da eskimeye yüz tutmuş. elleri çatlak, bıyıkları kirli ya da eski ne bileyim, yüzü ifadesize yakınca üzgün veya tam aksine üzgüne yakın bir ifadesizlik diye de şey edebiliriz. adam dışarda bi' yerde işte. yer demişken, toprak böyle bi' önceki gün yağmur yağdığı için nemli fakat çamur değil. basınca çöküyor biraz. adam, yavaşça ceketini çıkarıyor. parmaklarının ucuyla düşürecekmişçesine tutuyor. aaa o da ne öbür elinde şarap şişesi. ceketini düşürecekmiş gibi tutmasının sebebi, mırıldandığı şarkıya uyumlu olaraktan.. of aman işte anlatabildim sanırım. sallıyor ceketini lay lay lay. yok böyle bir adam lay lay lay olamaz. biraz daha nırı..nırı..nır. aslında. ciddivari. şarabından kocaman yudumlar alarak, şarkıyı mırıldanarak nırı nırı nır, bi de nemli toprağa beceriksizce bastıkça içine çöker gibi oluyor fakat bu sorun değil sadece öyle oluyor, pıt pıt pıt adım akıcılığı yok. ama o şarkısını mırıldanıyor ve şarabından koca koca yudumlar alıyor ya, bıyıkları şaraplanıyor hani. hey gidi hey, hayat zor be hacı. işte durum böyle öyle iken ben arasıra biri bana yardım etsin istiyorum, ne konuda ve nasıl bilmiyorum. içimde hisler doğuyor ve ölüyor. şarapçı amcaları anladığımı zannediyorum falan. toprağa basınca önceki gün yağmur yağmış da içine hafif çöküyormuş da beceriksiz adıml..salak. [hıh!]


bu reklam metin yazarlığına gönül verme isteğimle
ahooohahahahaahahahaoooy-un ifadesidir.

ikidebi' de reklam koyuyorlar diye hiç şikayet etmem, çılgıncasına izlerim reklamları. final sonrası boşluğumda youtube-dan hep pınar beyaz reklamlarını izledim ve çocuk:okyanus-un , fırat-ın ete kemiğe bürünmüş şekli olduğuna karar verdim.

şimdi bi' de saç dökülmesine karşı ilaç şeysi reklamı var. futbolcu kılığındaki sayın reklam oyuncusu, farazi mesleği ile saç dökülmesini bağdaştırmaya çalışırken elinde bir futbol topu tutuyor ve "defans oyuncusuyum, hayata karşı da defans derken saçım da dökülür benim lan ozaman bioxcin" falan gibisinden bi' şeyler geveliyor eleman. takım arkadaşlarına da tavsiye etmiş, artık hepsi saçlıymış. buğarada koç allianz da benim telefon melodimi çalmış, lağn! beatles benim lağn!

neyse işte ben bu futbolcu-bioxcin ilişkisini kurmayı becerebilen reklam senarist-i mi artık yazar-ı mı ne ise, ona bildiğin fesat oldum. reklam biter bitmez de başladım bıdı-bıdılamaya:

"kim yazıyo bunları ya. nasıl bu işe kavuşuluyo. böylü bi' kesim var hayatta. ne var lan ben de yazarım. mis gibi iş. bunlar da para kazanıyo, hem de çok. öğretmen ol, onca çocuğun beynine onca bilgiyi sokmaya çalış, bi' buçuk milyar maaş al. bunlar bi' paragraf yazıyo, parayı götürüyo. ben de yazarım lan. nasıl başvuruluyo bu işe. öyle deel mi anne, bunlar para kazanıyo yaü!"

bunları söylerken annemin sessiz-sakin ve de evcimen sense of humour-unu bi' anlık unutmuşum tabi; fekat annem, canım annecim:

" ben de orkestralarda kaşık çalanlara sinir oluyorum."



ortalama üç saate bir burnuma hijyenik okyanus suyu sıkıyorum. çok eğlenceli bir durum değil. sonra bazen oturma odasındaki kanepemden kalkıp içeri terliklerimi giyiyorum. mutfağa doğru emin adımlarla ilerleyip ablamın bim-den benim için aldığı kakaolu sütlerden birini lüpletiyorum. çilekli de almış; içmem ki, dedim. arkadaşların tavsiye ettiği müzikleri dinliyorum. bilmediğim bir kelime görmeyedurayım hemen google-dan aratıyorum ve god bless google, diyorum. tatilin bitmesine kaç gün kaldığını düşünüp to do list yapıyorum. saçlarımı kestirip boyamalıyım mesela. ateşim çıktıysa uyurken kabus görüyorum. biri bana beyinsel işkence yapıyor. beş-altı sayfalık bir metin verip sadece belli cümleleri okumama izin veriyor. saatlerce aynı cümleleri tekrarlıyorum. uyanınca mantık-a şükrediyorum. iyi ki varsın mantık, oh beh! diyorum. böyle ben kendimi kabullenmişim artık. yine de kendimi çiçek farz ediyorum, hamdolsun. buğarada nergis-e bayılıyorum. mis gibi.

aforizmacı olasım var.
beni soracaksan olursan burda hava mis gibi ama buraya gelene kadar dünyanın en çok karı yağdı da beklenmedik hem de gelemedim ben böyle yol uzadı uzadı çişim gelir diye korktum biraz uyudum garip bir şekilde özlediği.. neyse ve sonra kara saplanan otobüsler ile tırlar vardı böyle her yer bembeyaz falan durduk durduk biz sonra yavaş yavaş ilerledik müzik vardı kulağımda dinledim derken ev oldu.

biz sonra işte ilçeden ile gittik babamla babam biraz para verdi dedi ki cumartesi süper bir genel anestezi istiyorum kızıma fiyuu dedi fiyuu demedi onu ben diyorum ama işte biraz korktuğum için aslında fiyuu demedimdi aklıma bile gelmedi pembe dosyayı tutmakla meşguldüm o sırada blog lan bismillah hadi di mi ben biraz korkuyorum çünkü şey olacağından değil de şükür çünkü halimiz iyi fekat genel anestezi dünyanın uykudan sonra en garip şeyidir bence dedim kafam bi' şeyler kurmasa ne kadar güzel olur değil aslında kafam kurmasa kar yağıveriyor şaşırıyorum kafam kurunca biliyordum zaten diyorum çeşit çeşit kafa kurmacaları ebru gündeş kafama ah bu kafan ah dese he ya derim napalım derim böyle artık idare ediverin derim sonra haydi madem görüşürüz burnumdan öperim oy.

sincerely.
biraz kendimden bahsedeyim, yükleme eklenen kipler üzerinden hayata değineyim. hohhohhev! [göbeğimin üzerinde ellerimi kavuşturdum, o gülüş de bilgiç teyze gülüşü, bilezikleri var burma burma.]

çok kompulsifim. bunu geçen bayram tatilinde mi ne bir arkadaşa bi haltmış gibi, amanın ayrıntıya çok dikkat ediyorum-cuymuşumcasına anlatırken idrak ettim. şöyle ki: gün içinde herhangi bir eyleme tüm dikkatimi yöneltip otuz saniye sonra ne olacağını tahmin etmeye çalışıyorum ve bildiğin kendimi heyecanlandırıyorum. her şey 3 2 1 bum! havasına bürünüyor çünkü. hele hele bir de elinde çayla kapı açmaya çalışanlara, bir arkadaşıyla konuşurken önüne bakmayanlara, minibüste bozuk paraları avucunda sıkı sıkı tutmayanlara falan rastlamayagöreyim. dökcek! çarpcak! düşcek! -cek! lağn! [bi' nevi fobilemece]

sonra da şey işte -dı ve -mıştı'lara üzülmece var tabii. çünkü aynısı bi' daha yok. -dı. bitti. aklımda ama allahtan. hamdolsun. [anılar.mp3]

-yor. [bazen yorar cidden ha ona göre yani.]

dilek kipi var bi de ya hoca tahtaya yazınca sevinirdim. bunlar da dilek kipi. aaa benim adım. he ya. mesela; gel-e-yim. ne güzel di mi. diliyor. takdir ediyorum böylesini, evet. [konuyu kendime çok pis bağlarım.]

emir kip! [çok ince espiriciyimdir, he tabi.]




kalabalık şehirlerin en bilindik caddelerinde yürüyen ve yürüyen aşklarına pratik karşılık bulabilenlerin paralel romantizminden doğan elelelik ve gözgözelik durumlarına tanık olan kafe masalarının üstlendiği mola mekanı görevinin sonucu olarak doğmuş oturan kalabalığın geçici durağanlığı
bugün bi çocuk [erkeklere çocuk demek] bana gülümsedi sandım. "ahaha bu sefer seni gördüm." dedim. meğersem hayata pozitif bakıyormuş eleman. "biriyle mi karıştırıyorum?" diye sordum. "evet yaa" dedi. sarf edilen cümleler aynı olsa da konsept tamamen farklı aslında. ama böylesi daha hayata dair. neyse efendim ben mezun olunca hayatta nasıl bir yer edineceğimi bilmediğim için öleceğimi düşünüyorum. bu yüzden kütpanedeki kırmızı koltuklara, çatı isimli kafemizin tahta masalarına, yaya öncelikli yollarımıza, parkalı gençlerimize, salaş kızlarımıza, sandöviç makinesine bakıp bakıp ağlayasım geliyor. biraz daha idare ediverin beni diyorum, görmezden gelin, hiç ses etmem la, şuraya sığışıveririm ben. fakat işte fakat zaman sorununa bi çare bulamıyorum. hiçbi' şey eskisi gibi olmayacak hüznüyle, her adımımı yolları okşarcasına atıyorum. ağlayasım geliyor. zaman-a stop!


[arabesk, pop, caz, alaturka, folk, blues, elektronik, düz rock, alternatif rock, trip-hop falan her tür müzik aynı anda çalmaya başladı. kendi başlarına oldukça gayet pek tabii anlamlı olan bu türler bir araya gelince "aman tanrım hiçbir şey anlaşılmıyor ne kadar da çok gürültü böyle" olmuşlardı. gittikçe öfkem arttı. sinirlendim yahu. "eh yeter beeh!" diye bağırdığım zaman tüm bu türler birden susuverdi. hemen bir "oh" çekiversem de bir süre sonra sessizlikten korkmaya başladım. tam da "gürültü daha mı iyiydi lan" diye iyice tırsmaya başlamıştım ki işte tam da o sırada sen...]

-kafamdaki yarım-yamalak öykü no:1




büyüyemiyorum, sonra üzülüp ağlıyorum. tepkim ters tepiyor. çocuklaşıyorum. içimdeki çocuk muhabbetleri ile la la la falan nereye kadar çünkü büyüyemiyorum, sonra üzülüp ağlıyorum. tepkim ters tepiyor. çocuklaşıyorum. içimdeki çocuk muhabbetleri ile la la la falan nereye kadar ama işte büyüyemiyorum, sonra üzülüp ağlıyorum. tepkim ters tepiyor. çocuklaşıyorum. içimdeki çocuk muhabbetleri ile la la la falan nereye kadar. sonra işte ben beynime küstüm, tüm şehir bana küstü.

not: yıl da saat, hafta, ay ve de mevsimler gibi yuvarlaktır. böylece zaman bir tekerdir. hepimize yeni yılda araba diliyorum. şaka. her şeyin başı sağlık. amin. ha bi' de, kovuktaki şirinlik-in mis yanaklarından öpüp onu sevgiyle kucaklıyoruz. ne de güzel meri krısmıs şeysi yapmış çünkü.