+ anne eskiden hep "yapmağa, etmeğe" yazıyorlarmış yazarlar sence neden?
- e kızım egelilerin şivesi bu!
+ anne egeli değil, oğuz atay böyle yazmış.
-oğuz atay nerelimiş?

***

+anne işte bukowski böyle yemiş, gezmiş, içmiş, ölmüş.
-iyi b.k yemiş.

***

+anne sana bir yazımı okuyayım mı?
-oku
+
canımın sıkıldığı anları toplayıp yanağımdan geçen düşünce sayısına böldüğümde, kafamın içindekilerinin karışıklık derecesi olarak net bir rakam ya da ifadeden çok değişken bir bakış açısı elde ediyorum....bıdıbıdı çarpı eşittir dört işlem bıdıbıdı vesaire.
-okuyan bi'şey anlamıyacak.
***

+anne molaya indiğimde yanlış otobüse binme korkum var. senin de var de mi ? itiraf et hadi hehe.
-var da aynı otobüste olduğumuz insanlara dikkat edip onların bindiği otobüse biniyorum.
+ya herkes yanlış otobüse binesin diye sana komplo kuruyosa? benim asıl fobim bu.
-kurmazlar.
***



bir şarkı dinliyorum, üniversite birinci sınıftayken dünyayı algılayış biçimim aklıma geliyor. gelecek on yılda neler olabileceğini düşünmeye çalışıyorum. yüzümü buruşturuyorum, saçlarımı karıştırıyorum, uzaklara dalarmış gibi yapıyorum. sezgimin güçsüz, ilerigörüşlülüğümün sıfırın altında olduğuna karar verip üniversite dördüncü sınıfa geçiyorum.

sonra insanlar yoldan geçiyorlar. ben de geçiyorum ama benim geçtiğim gibi geçmiyorlar, böyle bir ilgisizlik var ve beni yandan geçip gidilen kişi konumuna düşürüyorlar. onlar öyle davrandığı için ben de geçip gitme durumunda kalıyorum ve yolda başka bir şarkı dinliyorum. çünkü eğer o bir şarkıyı dinlersem dünyayı üniversite birinci sınıftaykenki gibi algılarım. bunun zararlı bir tarafı yok sadece kendimi tekrarlamak istemiyorum.

yolda başka bir şarkı dinlemem evde daha başka bir şarkı dinlememe yol açıyor çünkü evde o başka bir şarkıyı dinlersem kendimi yolda ve yanından geçip gidilen kişi gibi hissederim ve canım sıkılır. bu yüzden kendime daha başka bir şarkı buluyorum ve evde oturuyorum.

daha daha başka şarkılar bulma durumlarını anlatamayacağım. çünkü benim sezgim güçsüz ve ilerigörüşlülüğüm sıfır(ın altında belki de). şimdiyle yaşamak zorundayım ve hangi şarkıyı dinleyeceğime an itibariyle karar vermeliyim. özgür kız havalarında takılan bir tür açık hava mahkumuyum. başka şarkılar düşlü...bızt.

çok resmi evraktaki pıt pıtırıtı pıttırıtı pıt pıt gibisin. evlenebiliriz.
hareket halindeki 1, duran 1-den her zaman daha avantajlıdır. kıpır kıpırdır ve çok enerjiktir.
neden çünkü: 2 diye bir şey var.

eğer ikisinin toplamı 2 yapmasaydı bunlar sadece 1 ve 1 olarak kalsaydı, dünya giden 1-ler ve elde kalan 1-ler olmak üzere çeşitli birilerinden oluşmazdı.

giden 1-ler hareket halinde oldukları için, gerek kuşlar olsun gerek amatör müzik grubu çalışmaları falan çeşitli aktivitelerle dikkatlerini dağıtıp hayata bağlandılar ve araba sahibi oldular. sürekli bir gitme halinde olan bu 1-lerle yolda karşılaşabiliriz. hani nerde? geçti.

kalan 1-ler ise dikkatlerini toplaya toplaya bir tür düşünce yumağı olup çeşitli ayrıntılar ve gereksiz zaman geçirme aktivitelerine kendilerini verdiler. bu durumda etkili birkaç faktör var. bunlar: kalan 1-ler eksilenlerdir. (+1) ile (-1) arasında gidp gelmelerle, çalkantılar ve dalgalanmalarla hayatlarını geçiren bu 1-ler, bisiklet, zeytinyağlı dolma, hala mı burdasın soruları, öyle işte normal...dıt.

faturalar, iş yeri adresime gelir. geçenlerde ev adresime bir mektup geldi; zamanımızda nadir rastlanan bir durum.. gönderenin kimliği belirsiz olduğu için bu durum beni epey şaşırttı. nasıl zarfın sağ alt kısmına alıcının ismini yazmak zorunluysa-ki hepimiz biliyoruz alıcının kimliği belirsizse yazılan mektubun sonu bellidir: heba olmak- gönderenin isminin yazılması da o derece zorunlu olmalı. bu nasıl sağlanacak bilmiyorum; ama şurası kesin: merakım beni mantıksız düşüncelere sevk ediyor.


neyse, lafı dolandırmak hoş değil. gerçi kısa cümlelerin de anlaşılmazlığa ya da büyük sessizliklere yol açtığını sık sık gördüm: kendimden biliyorum derler ya, aynen öyle oldu. sonra sağ bacaklarımızı sallamaya başladık: strese bire bir. ve sessizliği bozan, ne felsefe ne de sanat oldu. tabii ki de meteorolojiydi. ah, güzel havalar nedense birden bozdu ya da -aman tanrım- bizi mahvetti. biz de anlaşır gibi yaptık. birbirimizle ve de hep beraber. bir, ki, üç.


mektup, şöyle başlıyordu:


“sevgili dostum,”


bak şimdi..buradan, gönderenin bir yalancı olduğunu hemen anladım. nasıl? şöyle ki: benim dostum yoktu; çünkü hiç edinmedim. dostlar; ya acı söylemek için ya da 'paylaşım illüzyonisti' vasfıyla varlıklarını sürdürmektedirler. an itibariyle üzgün olan bir dost; an itibariyle üzgün olmayan diğerleri tarafından hiçbir zaman anlaşılmaz. mutluluktan söz etmeyeceğim bile. dost diye geçinenler, rolleri değişip de durumu ve de birbirlerini idrak etmeyi başardıklarında, tüh be, çok geç kalmışlardır. yazık..o yüzden çok üzgünüm, aslında başından beri.. sevemiyorum.

neyse devam edelim, kendini ilk cümleden ele veren, en azından hitabet sanatından yoksun bu insancığın neler dediğini yine de merak ediyorum:


" nasılsın? umarım iyisindir."


bu insan, gerçekten tam bir ahmak. ben ‘nasılsın?’ sorusuna hep ‘iyi’ diye cevap veririm. ‘iyi’ gerçekten dünyadaki en kötü kelimedir. durum, olay ya da insan hakkında bilgi verir gibi gözükerek işin içinden tam bir ustalıkla sıyrılma yöntemini sana tüm sinsiliğiyle sunar, eğer mimiklerinle işin aslını ele vermezsen. şimdiye kadar, ‘iyi’ dedikten sonra, gerisini gerçekten merak edenle karşılaşmadım. yalnızlığımı yüzüme vurdular ve öylece çekip gittiler. bu ahmak da, umduğu iyi-likle şimdiden beni yalnızlığıma mahkum etmeye hazır. küstah..


"sana güzel bir haberim var."


işte burada gerçekten heyecanlandım. hala bir şeyler umabiliyorum. ne kadar gönderen bir yalancı ve tam bir ahmak olsa da; hala umudum var. kendime bir şans daha veriyorum. işte tam bu sırada, "bu kaçıncı?" diye hayıflanamıyorum. ruhumun baş belasıyım. “belki bu sefer” kumarbazlığı hehe..heh. çok trajik.


"son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, eğer tanıdıkların senden üç yıl üç gün boyunca haber almazlarsa bu sürenin sonunda tamamen unutuluyorsun. arkanda hiçbir iz bırakmadığına emin olmalısın. yaşadığına dair en küçük bir umut bırakmamalısın. ilk üç ay tanıdıkların sadece ‘kayıp’ düşüncesiyle veya -biraz daha fazla umursamayla- ‘nerede ki?’ merakıyla büyük üzüntü duyacaklardır. ilk bir yılın sonunda ‘hiçbir haber yok’ diye başlarını öne eğerek yaşadığını umacaklardır; kimileri bunu dile getirmeye cesaret edebilecektir belki de. iki yılın sonunda öldüğünü düşünenler yüzde doksanı geçecektir. son bir yıl üç gün, yüzde onluk kısım için ayrılmıştır. onlar da üçüncü yılın sonunda beklemekten usanıp "öldü" diyeceklerdir. son üç gün, en önemli zaman dilimi. bunu sakın unutma. çünkü yüzde onluk dilimin içinde bazı hafızası kuvvetliler "tam üç yıl oldu" diye senden tekrar bahsederek seni millete hatırlatabilirler. son üç günün sonunda, artık güvende olacaksın. tamamen unutulmuş; bir bakıma ölmüş. "


fena öneri sayılmaz aslında. üzerine düşünmeye başladım bile. hatta onun bir yalancı ve ahmak olduğunu düşünmekten bile vazgeçebilirim.şu son satırları da okuyayım, bir ihtimal.. nereye kaybolacağımı söylese keşke..lizbon, amsterdam, prag, bükreş, viyana...?

insan, başkentlerde kaybolabilir mi?


"sevgili dostum, şimdi nerede kaybolabileceğini düşünüyorsundur. eğer beş yüz kilometreden daha yakın bir yerde kaybolmayı düşünüyorsan kendine büyük şehirler seç.. eğer yok, uzaklarda kaybolmayı düşünüyorsan sana köy öneririm; ya da en azından bir kasaba. anlayacağın üzere uzaklıkla nüfus ters orantılı olmalı. seni aramaya kalkışacak inatçı tanıdıklar için bir önlem bu da. tüm bunları göz önünde bulundurduğunda her şey kontrol altında demektir. unutma meteoroloji önemli bir bilim dalıdır. onu dikkate al ve gittiğin yerde ona göre giyin. ne de olsa bir bakıma ölmüş, bir bakıma yaşıyor olacaksın. bari hastalanma. sevgilerle.."


gerçekten çok alçakgönüllü bir öneri, olağanüstü bir teklif. itiraf etmek gerekirse, etkilendim. biraz tereddütten sonra:

‘evet..kabul ediveriyorum’



buna gerçekten ihtiyacım olduğuna ikna olduktan sonra, daha doğrusu apar topar kaçma isteğimin farkına varır varmaz, bavulumu toplarken bir ahmak yalancının sözlerine kandığımı düşündüm. evet, kararım oldukça aniydi; ama yok, hiç de pişman olacağa benzemiyordum. ‘bavulumu toplamaya başlasam iyi olacak’ fikri içinde yaklaşan yolculuğumun verdiği heyecanı sonuna kadar tattım. oh be, çok güzelmiş. hoşçakalacaklar, ben gidiyorum!


koridorumda, eşyalarımı toplamak için yatak odama doğru emin adımlarla ilerlerken yüksek sesle şunları söyledim-mırıldandım-içimden geçirdim (seç birini okur, sana ilk ve son kez sesleniyorum):


-ölü numarası yapacak bir yalancı olarak, nereye gideceğimden bahsedecek kadar ahmak değilim..


işte buna seviniyorum.