hayatta bilindik yollardan yapmadığım ufak tefek şeyler var. ve kimse "orasını biz de biliyorduk zaten, bu böyle iyi, bu yüzden aferin sana" demiyor. denmemesinin normal ve benim salak bir soyut farklılık içinde olduğumu bile bile "diyiverseler ya işte manane mühü" diye buna üzülüyorum. bu ufak tefek şeyler minikliklerine bakmadan beynimi petek petek kaplıyor. kelimelere de dökülmesi bir zor ki anlatamam. evet anlatılmıyor zaten. anlatmaya karar veriyorum tam, aklımdan açıklamalı bir öykü bozuntusu yaratıyorum. uf, bu sefer de geçmişten bir sürü örnek. örnekleri bir kenara koymaya çalışıyorum, "siz burada duradurun zamanla anlatıcam sizi de" diye. fekat koyduğum kenar meğersem zaten doluymuş orada da başka açıklanacak şeyler ve onların örnekleri varmış, sanki evin içinde kaybolan ıvır zıvır. sonra kızıyorum bunlara ben: "manyak mısınız niye birikiyosunuz lan, dağılsanıza! sizin yüzünüzden okuduklarımı unutuyorum pis petek şeysi, ufak tefek miniklikler." hadi unuttum tamam, bi' yere bakar "hıığğ tamam hatırladım hatırladım" derim. daha zoru şu ki: hislerimin yüreğimden çıktıktan sonra beynimin peteğinden geçip de ben ne hissettiğimi idrak edene kadar....ama yazık be ama. yani.
do-do-re-do-fa-miiiğ
do-do-re-do-sol-faaağ
do-la-fa-mi-re-di-lek
lay-la-lay-la-to-me!

zaman, biraz yavaşlasan: uf ne güzel olurdu!

aramızda çayı en çok seven arkadaşımız var bi' tane. demlik görünce o aklıma gelir. bize çay yapar. yine işte biz dersten geldik. çay içtik. kimilerimiz eksikti fakat gelmeleri yakındı. çay içip biraz evlilikten bahsettik. hayat arkadaşlığı gibi güzel bir yanı olan evliliği şimdilik komşunun halı desenini ezberlemek olarak gördüğümü söyledim. anneme de "evliliği, yanıbaşında bir tür adam bitmesi olarak görüyorum anne yaeöö" demiştim. bir arkadaşımın ikinci çocuğu olmuştu, lan biz beraber kara dutlarla suratımızı boyamıştık zamanında oysaki. uf kara dut olsa da yesek. neyse diyeceğim şu, lafı oraya getiricem sonra da başka bi yere: hala kırmızı dutlarla suratımı boyama isteği olmasına rağmen büyüme psikolojisiyle ancak böyle ağzımın kenarını biraz batırıp hehe..heh deyip en fazla oniki saniye sonra peçeteyle siliveririm, öyle bir devredeyim; yirmibir yaş şeysi galiba. bu lafın geleceği birinci yerdi. ikincisi şu ki, secondly, az önce bu aramızda çayı en çok seven arkadaşımız kapıyı tık tık tık çaldı. (yurt odası kapısı), sonra memleketinin bi' bakkaliyesinden aldığı leblebi tozunu elime tutuşturdu, mutluluğum dalga dalga yüreğimden dobalak suratıma taştı: gocaman gülümsedim.
1. aşağıdaki metnin anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde devamını getirerek "öykün neydi bu arada?" veya ve benzeri bir şekilde sorana lütfen anlatınız. (anlaşırsanız ne ala, 100 puan)


hakkında bilgi vermek istemiyor, o zaman asla fikir belirtmez. eğer fikir belirtmiyorsa, düşüncelerini giysi olarak görmekte yani konuştukça mahrem hissedecek anlıyor musun? anlamanı çok isterdi. hem de anlayan biri olsun bencilliği ile değil de beni sen anlasaydın keşkesiyle. çünkü düşününce hani mesela teknolojik dükkanın camının arkasındaki düz ekran televizyonda bir görüntü dönüyor, ay tam izlerken kapanıverdi, ayna oldu o zaman ya, pek fena değildi o yansıyan görüntü de. iki kişi falan, kol kola. iyi şeyler bunlar. hıh, ne diyordum hakkında bilgi vermek istemiyor o yüzden nasılsın iyiyim ya günüm iyi geçti nokta. ama düşüncenin sadece düşünce olduğunu hissederse, çünkü düşünce giysi değildir, yani bunu hissedebilirse [burada sesleniyor; duy sesimi hey gibisinden] anlatacakları var öykü kisvesi altında. başlığı ne olsun? şu:
aslında apartmanlara çok benziyoruz..

...








*
good luck baby.

genel mesela:
[pata pata pata] goş, [pat] yetişince dur.
hayat budur.

özel mesela:
hayat yani patapata-pat süreci bi' de şeydir yau
bi' arkadaşın karecam borcamda tonbalıklı salata yaparken,
diğerini eşorfman altını giyip metro çıkışında karşılamaya gitmektir.

not mesela:
hey beatles, seni de seviyorum.
aslında isterim ki çok kısa bi' süre için ciddi ciddiyet. içimiz-dışımız bir olsun diye. sonra üzerine hahahahh. bi de gülerken birbirimizin yüzlerini görelim. bu birinci mesela.
ikinci mesela-m şudur ki:
bir hafta, her gün cuma olsun. ben cuma günlerini çok sevdiğim için birinin bana
"al sana cuma getirdim."
demesini çok isterdim.
bu biri-ceğiz sorarsa eğer:
"cuma soyut bi' şey ben onu nasıl getirebilirim ki fekat cuma bir gün ismidir????" diye sorar.
o zaman derim ki:
"bir cuma çık gel bunu konuşalım. hem ertesi gün daha cumartesi olur, oh çünkü iş yok okul yok. çok haftasonu. istersen çiçekleri vazoya koyup üzerine cuma da yazabilirsin.vazonun. şey de olabilir bak: i like fridays, too. bunu gelip söyleyebilirsin de. kolay iş yahu."
falan gibi. evet, bu düşüncelerimi belirtirdim.

not: resmin üstüne süper tıklanıyo.


edit: sayfa 23 "ramak kala" şeysinde aslında birbirimize teğet geçirdiğimizi iddia etmiyorum. tamamen imla hatası. demek istiyordum ki: teğet geçiyoruz birbirimize. hıhı öyle. görüşürüz. bye.
hafta yuvarlaktır.

"durma kendini hatırlat" der şair.

yazılar yukarı akıyordu.
yukarı yukarı akıyordu.
yazılar yukarı ve yukarı yukarı akmasın istiyordum.
çok teknolojik çünkü.
haydi somutlaş da mandalina soyayım.


-çokpostmodern dilek (istek anlamında
aynı zamanda ismim, naber.)

-hangi şair?
iki sınavdı. art ardaydı. kafamda bilgileri karıştırmadan o saman kağıtları dağıtmalılar ve ben soruyla ilgili olsun olmasın bunları kafamdan çıkarmalıydım. çok ezberciyimdir. yorum gücü sıfır otur gibisinden. bazen ama. neyse başka şey düşünme, başka şey düşünme! dedikçe kendime, geldiler o küçük düşüncecikler sınav mekanına metreler kala. neymiş efendim. kafamda bazı düşüncecikler varmış çocukluk tespitliğinden kalma. bunları hatırlayıp içimden sayıyormuşum. dıştan söylenmezmiş çünkü çoktan eskimiş bunlar, bahis konusu olması gereksiz. mesela "zeka beynin büyüklüğüyle alakalı bi' şey olsaydı en zeki hayvan fil olurdu." cümlesi. şey gibi ya işte: doksanlı yıllarda gazetenin verdiği "bunları biliyor muydunuz kitapçığı". sineklerin beş gözü vardır, bir insan günde ortalama yirmibin kez gözünü kırpar, sadece dişi sivrisinekler ısırır, bir kağıt en fazla yedi kez katlanır. ey yavrum ey. gereksiz bilgi ansiklopedileri çıktığında ne heyecanlanmıştım. iyi ki almamışım.

sonuç:
tekrarlanarak yapılan işlerde çocukluğuma iniyorum. mesela adım atarken, fasulye ayıklarken. yazık lan.

sevgili beatles,
bugün dört kişi bi' semaver çay içtik. ben 'mesela kelebek' dedim ve mutlu oldum. ciddi sınavlarda çocuk saatimle bulundumdu. biraz sonra çok güzel bir otobüs garajdan kalkacak. haftasonları bence hep olmalı. i like fridays very much, hell yeah! beatles çok güzel şarkı söylediğin için sen, benim adımlarım çok ritmik böyle pıt pıt pıt, sonra hem durakta bekleniyor sayende. ay küpem düşmesin aman. başımda bulut var yağmur yüksüz fakat.
sincerely denir di mi. öptüm bye.
şu anda tam şu anda oda arkadaşımın benim kettle-ımla sormadan su gaynatması belki de sinüs ağrım nedeniyle acayip sinirimi bozdu. hem de kuşburnu için. bitki çayı sevmem. normalde sinir olmam da şimdi pek çok rrrrrrr! mesela bir başka oda arkadaşım dolaptaki meyve suyunu içiyor, sonra içtim, diyor. onu sevdiğim için sorun yok. yurda girmeden önce onun için meyve suyu alabilirim. yani demek istediğim pinti değilim. ama bu kızın ismine zaten bi' önyargım vardı. sonra "günün nasıl geçti?" gibi mükemmel bi' soruya tutuk cevaplar veriyor. sen nasılsın? demiyor. o yüzden volümü düşük bi' mereba-merebalaşmaya düşürdüm iletişimi. lan ben senin o koca bavulunu taşımaya yardım ettim. ki geçen dönem sonunda bavullar yüzünden ağlamışlığım var. hayattaki tüm sinirimi senden çıkarabilirim. kettle-ı kucağıma alıp gözlerimi belerterek ve sesimi çatallaştırarak "BENİM KETILIM BENİM!" diyebilirim. içimdeki pis kızı ortaya çıkarabilirim. ama yo yov hayır.. mis gibi, beatles gibi bi' cumartesi günü geçirdim. sanki müzik kulaklıktan değil havadan geliyordu. üzerine bi' de tiyatro idi. yazının sonunda kızın ismini tahmin et bakalım ey okur? diye şımarabilirim de. gerek yok. olmamalı. azcık şımarsam? calm down. ok.
ingilizce öğretmeni olamazsam, öğrenci zili çalsa bile illaki susmak için öğretmen ziline kadar çığrışan çocukları yerine oturtmaya çalışan nöbetçi hoca olucam (fake job). emin adımlarla çığlıkların yükseldiği sınıfa ilerlicem, çocukları çiçek konumuna getirdikten sonra kendimce uydurduğum şeyler [daha profesyonel bir ifadeyle: insanlararası ilişkilerin bireylerde yarattığı psikolojik durumların adlandırılması] üzerine (müdüre falan) çaktırmadan ahkam kesicem. öğretmen ziline kadar. ortalama beş dakikam var. ellerimi belimde kavuşturucam. hani yakın mesafeleri (camiden eve, evden komşuya) yavaş yavaş kat'eden göbekli amcalar gibi. belki sakin tavırlarla bir tebeşir alır, az sonraki futbol maçına taktik veren teknik direktör gibi tahtaya çeşitli geometrik şekiller, oklar, x-ler, O-lar çizer ve hayata çalım atabilecekleri olası haller sunarım. 'aman ha' derim. 'dikkatli olun da hayat size çalım atmasın' derim. bir de 'heh..heh' .(tebeşiri koy ve çık artık yoksa bıyığın çıkacak.)
sizin de zamanı geri almak istediğiniz anlar olmuyor mu? şaka. eğer yazıya böyle başlarsam müneccim.com, burçlar,ruh ikizi, duygu nehri, sevgi bahçesi.. di mi böyle şeyler bunlar. burcum oğlak. iyi bi' şeydir inşallah. gece on ikide saati geri aldığınızda sadece saati değil günü de geri almış alıyorsunuz. dün öyle yaptık, ölmedik.

kütpanemizdeki kırmızı koltukların bağımlısıyım. son zamanlarda iyice arttı. uyumaya gidiyorum. elimde değil. dersten çıkıyorum. n'apmalıyım? DINK! (ampül efekti). kütpane! oturuyorum kırmızı koltuğa. her gün giydiğim tutkumdan bana yadigar goca kahverengi hırkayı çıkarıyorum. açıyorum kitabımı. ortalama on sayfa okuyorum. sonra yavaşça kitabı ve gözlüğümü sehpaya koyuyorum. bu-aralar-yumuşatıcı-kokulu hırkayı üstüme örtüyorum. kıvrılıyorum koltuğa. uyuyorum. rüyamda kitabın devamını yazıyorum biraz. planlı bi' şey değil bu. salyam akacak diye korkuyorum. arada hüümmppf içime çekiyorum tükürüğümü. tedbirliyimdir aynı zamanda. böylece iki saat falan geçiyor. uyanıyorum. hımmpff diyorum. yavaşça hırkamı giyiyorum. kitabı çantaya koyuyorum. kütpanenin merdivenlerinden inerken, kazağımla işte veya bluzumla falan camlarını sildiğim gözlüğümü takıyorum. ee normalmiş. normal tabii. kütpaneden çıkıp diğer günlük aktiviteler. haftanın günlerinin o çarkıfelek yuvarlağına yazıldığını düşün. böyle tıkırıdı tıkırıdı tıkırıdı tırk! atı-atıveriyor. cuma-da durabilir aslında. mis gibi gün.
uzun-upuzun zamandır istediğimi yazamıyorum. yoo başından beri. kafamdan bi' yazı kuruyorum. sonra o, yazdıkça başka yöne gidiyor.bazen bol bol klişeler, basit anlatım düzeni falan. bi' bakıyorum çok farklı son.beklemediğimden bi' tane. hani bu sonu da ben koydum ya oraya, onun için hemen şu tavrı takınıyorum: "zaten biliyordum böyle olacağını."

sonra ismimi düşünüyorum. hangi insanların nasıl seslendiğini şöyle bi' kafamdan geçiriyorum. ismimin sonuna küçültme eki getirmeden iyelik eki getiriverenleri ayrı bi' seviyorum. bu getirmeyenleri sevmiyorum demek değil.

derken şehirler. güzel ya. hani o en işlek caddeleri falan. bi' burası var zaten. bu da hükümet konağı. mesela. ara ara uğrarım naçizane şehirlerimize. ha bi' de otobüsün tekerlerinin ritmi hep o kulağındaki müziğe uyuyor değil mi? klip bile çekilir. ön koltuğa odaklan. dıp.dıp.dıp. muavine. dıp.dıp.dıp. karşıdan gelen araba ışıklarına. dıp.dıp.dıp. ellerine. dıp.dıp.dıp. yol çizgilerine.
oluyo, dene bi'.
gogol, burnumu al.
-bu his bilinir.
HOCA: "öhöhö..öhö..dekart...öhö..fırk...dekart..hüüğp (çay)...geçen ders..höö..we looked into that sabcekt..."

[kızıl meç. balyaj. ket bot. basmafistan salaş etek. sen tamamsın. gayet kartezyen. ön sıra. tam beklediğim gibi. bu çocuk ne zaman uzattı bu saşları vay anam. üç yıl başka bölümde okusa, hayatın anlamı lan felsefeye geçmeliyim falan derken bu üçüncü sınıf dersi-altı yıl, öss-de istediği bölüm olmayınca tercih yapmaz bunlar.(kötüleme değil) evet tamam. makul süre. biraz şarkı söyleyelim. çünkü iç sesim süperdir. dün akşam yolda gördüm seni yıllardan sonraaa..(tekrar)..dün akşam yolda gördüm seni yıllardan sonraa..bir yabancı gibiydin dönüp bakmadın banaaa..(tekrar)..bir yabancı gibiydin dönüp bakmadın banaaa...(geçişe dikkat)..onu gördüm karşımda..mavi mavi masmavii gözleri boncuk..ahahahah çok yaratıcıyımdır. renedeskartes..ahah-bızt. derse dön. tamam.]




küçükken düşünüp karar verdim ve beynimde diğer şeylere yer kalmıyacak diye telefon numarası ezberlemeyi bıraktım. diğer şeyleri önem sırasına göre listeleyemeyip gittikçe laçkalaşıyorum. bence bu.
kainat-dünya-ülke-il-ilçe.stop. bir ilçede.. insanlık-millet-topluluk-aile-çift-birey.stop. bir birey. neymiş? bir ilçede bir birey düşün. birey, ilçede bayram dolayısıyla kurulmuş lunaparka herhangi bir sebep ve hem de şu sebep ya dolayısıyla gidiyor. bakıyor şimdi etrafa. çok gözlemci. gondol. "allah belanı versin" şarkı sözleriyle sola, "allah seni kahretsin" şarkı sözleriyle ise sağa sallanıyor. bazen de "hayaaaaat" ile sola", "beni neden yoruyosuuğn" ile sağa. mesajı aldı okur. bu birey düşünüyor ki (1)bu isyanla (2)o sürtünme kuvveti bir birleşir de gondolu sallandıran o dairesel hareketi düzlemsel harekete çeviren sistemi ya da bilmiyorum başka bi' sistemdir belkiyi pıttırır mazallah ve o gondol ayı yoginin gemisi gibi iki saniyeliğine uçar da sonra yer çekimi kuvveti, derken bilindik son. dönmedolabı gördün haberlerde.


birey, çok kurgusal fekat gondol bildiğin-normalce sallanıyor. demek ki neymiş? birey, pır pır pır dönen elma kurdu adamıymış. balerinde kusar; asansörde 'bip gibi alarm gibi bişey koyun lan ne zaman inip çıkcağı belli olsun' diye bağırarak üç buçuk atar; crazy dance-te kollar döndükçe, ki süreklidir bu, gafayı oturduğu koltuğa çarpar; kamikazeyi sadece seyredermiş. pır pır pır dönen salıncaklar da var böyle dönüyor sadece işte onlara artık sığamadığını, dev gibi olduğunu görünce üzülürmüş. üç-beş yaş civarı çocukların tosuncuk yanaklarında baş dönmesiyle birleşen bir korku belirence hohaahahahaahah-mış." geh şurdaki bank gölgeye denk gelmiş, ahanda şu teyzeler de yöneliyor, onlar gapmadan biz oturalım."mış.
her şey güzelmiş gibi değil ya allahtan çirkine sempatim vardı da yine çok amatörce flüt, derken sabah erken uyanıp ders programına uygun hareket etme süper kararından sonra haplarını iç, burna fısfıs sprey babında ve yuppi erken uyanabilme yetisi. amin.
" Canım insanlar! Sonunda bana, bunu da yaptınız."

Şu hayatta, içten içe sevdiğim tek yazara çene çukurum benziyor diye sevinebilecek bir insan olduğuma tam karar vermişken, tekrar ve tekar bunu düşünmüşken; toplumda çeşitli görev dağılımından nasibini almayı nasıl olup da başarabildiklerine inanamadığım ketum insanlar beni üzüyor..

'Ketum' uygun sıfat değil. Bulunca yazarım.

tiribünlere.. tdk kontrol.. tribünlere oynayanları sevmiyorum, halka açık yerlerde etrafa güncel espri tükürenleri mesela. hırkalı ve sakin insanları seyrediyorum. ellerindeki poşete bakıyorum ve hayat içinde izlediği patikayı bulmaya çalışıyorum. bi' arkadaşım hep sarı kodak poşeti taşıyordu mesela. hayatta güzel bi' patika bence. dost kitabevi poşetli insanlar var biraz. markalı poşet, eczane poşetleri ve dahası.. dilek, poşet izlemeyi bırak! hayatta kimse poşet izlemiyor çünkü. tamam. poşetleri bırakalım. biraz liselilere bakalım. liseli emo var. bi' benzeri öğrencim olabilir ve ben saçlarını 'adam gibi' kestirmesini isteyebilirim. ben lisede top goşturup, fenerbahçeli yastığımda uyuyup, bi de berkin'le "bu derste tavla mı pis yedili mi lan" karar vermecesi yapıyordum. zarları, tavla tahtasında ses çıkarmasın diye kağıda atardık-çok akıllıydık. şimdiki liseliler çok rocker be emmoğlu. bırak bu rock'n'roll-u ve liselileri dilek! tamam. kahvehanelere bakalım biraz. uv! keskin bakışlı amcalar ve tespikler, bakmayalım çok. biraz daha yürüyelim. tabela okuyarak gidelim artık, çokinsan var-kafa karıştırmasın. minibüse binelim. "bi kişi alır mısınız?" diyelim ve avucumuzda hazırladığımız bi'buçuk lirayı uzatalım. evet. avucunda para hazırlayan bi' karakterim. diğer küçük streslerimi saymam.
maraz-a minoset.
şimdi biz kumuz ama deniz-kara çizgisi var ya değişken hah işte oralardaki kum. uzaktan pıttanak başlayan sabit bi' çizgi gibi gözüküyor. mesela sakar geçidi'nden bak aşşağı doğru gökova'ya. deniz-çizgi-kara. uzaktan sabit. in sakar'dan aşşağı git gökova sahiline. gördün mü o kuma yazı yazılmaz işte.dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor, hatçemi görenler anam sevdalanıyor çünkü orası. suya yazı yazmaya uğraşmam ama gözbebeklerimle adımı yazdım havaya bi'kaç kere. başka konu. konumuza dönelim. alışıyoruz, bozuyorlar. alışıyoruz, bozuyorlar. neymiş efendim bunun şeysi yani anladığımız şu ki:dalga dalga dalgalanmayalım. alıştık ama yav/be/lan bozmayalım. hele hele, birbirlerinden yavaş yavaş soğuyan insanlardan olmayalım.

başımı ranzaya vurmayacağım. dank! başımı ranzaya bi' daha vurmayacağım. DANK! gafamı vurma..DANK! çok bireysel sıkıntılı.bunu hiç sevmiyorum. yani şunu: iş yaşanılan sıradan olayı, işte ne bileyim günlük aktiviteyi komik bir bakış açısıyla anlatmakla bitmiyor. hayata pozitif bakıyorum. hadi lan ordan. gülümseyenli fotoğraflar sadece gülümseyenli fotoğraflardır. bildiğin karamsarım, somurtkanım, sıkıcıyım. ve kendime sinirliyim. yani hayatta rahatsızım. ne gibi? şöyle ki dolusuyla ‘gibi’ sıralayabilirim. çünkü bizzat bir ‘gibi’yim. çorapla ıslak zemine basmak gibi, laptopa çay dökmek gibi, yavaşça kapatmak istediğin kapının tam karşıdaki açık pencerenin yarattığı cereyanla gümlemesi gibi, otobüsle on saatlik yolculukta koridor tarafındaki koltuğa oturmak gibi, yiyeceği yere düşürmek gibi..

hayatta rahatsızım. canım sıkıldı, “ee yapçak bişi bulamıyorum çünküm” değil. mesela dört kıtalık bi’ şiir düşün. başlığı “bir sonbaharda geldi hüzün” olsun. ilk kıtada birinci dize -dığında diye bitiyor. ikinci ve üçüncü dize de böyle. kusursuz redif. ve dördüncü dize başlıkla aynı. “bir sonbaharda geldi hüzün”. sıkıntıyı hissettin mi?

BİR SONBAHARDA GELDİ HÜZÜN

…-dığında

…-dığında

…-dığında

bir sonbaharda geldi hüzün.

–dığında, -dığında, -dığında sıkıntılı sürecini geçireceksin yani bu kaçınılmaz. biraz daha bireyselleştireyim. long distance relationship yaşayan kızların koridordaki sesleri bol ş-li aşkımlı, günaydın-günaydın, sınav nerde biliyo musun canım, hocam bakar mısın, cuma akşamları televizyondaki beyaz şova beyaz şova fırlatılan kız kahkahaları, ego var mı yok maalesef, sabah erken kalkmaca uyursam tabii..bunlar yani.. herkes biliyor bunları. sonuç ne: bir sonbaharda geldi hüzün. bireyselleştireyim evet büyük zevk benim için. mis gibi deterjan kokulu nevresimler huzur vermeye çalışırken uyuyamamaktan başının minoset içmeyi gerektirecek şekilde ağrıması, ağrı şiddetinin du’ bi’ duş alayım geçer belki seviyesine erişirken günün ağarması..

hepimize yeni eğitim-öğretim yılı hayırlı olsun. derslerden bahsetmiyeceğim bile.kantin poğaçası tadı, hocanın enerjik good morning-li sesi, diğer enerjik öğrenciler, uzun saç duruşları, yavaş yavaş soğumaya başlayan sabah 7-8 civarı kokusu. ı-ıh sevmiyorum.

sahne 1:

numune öğrenci : anneeaaa ben ödevimi yapıcam.
numune anne : a-u. sen ödev yapar mıydın? noldu sana!?
numune öğrenci : yapmazdım ama ingilizce ödevimi yapıciğim. çünkü yeni ingilizce öğretmenimizi çok seviyorum.
numune anne : hemi de ingilizce.. şaşkınlıklar içerisindeyim.


sahne 2:

(zil çalar.)

sınıf başkanı : arkadaşlar haydi tenefüsümüs bitti ve de ingilizce dersimiz başlıyor. yerlerimizi alalım. biricik öğretmenimizin kırmızı pilot kalemiyle yapılmış ödevlerimizin sonuna konduracağı "pekiyi olmuş aferin" imzalarına hepimiz hazırız zannediyorum. haydi bakalım. defterlerimizi açalım, çiçek olalım ve sessizce öğretmenimizi bekleyelim.

tüm öğrenciler, sınıf başkanı dışında: elbette!

sahne 3:

okul müdürü : istisnasız tüm öğrencilerin bu öğretmeni sevmesinde bi' iş var. bit yeniği misali. ama ben bu işi çözücem. nihahahaha! hademe, hademeee gazoz getir!

sahne 4:

ilçe milli eğitim müdürü : size gerçekten teşekkür etmek istiyorum müdürüm. yani siz olmasanız biz bu öğretmenin sırrını hayatta çözemezdik. yani tüm veliler memnun, tüm öğrenciler harikulade davranıyor. hemi de ingilizce. şaşkınlıklar içerisinde idim. neyse ki her şey normal artık. pis insan.

sahne 5:

okul müdürü : yakalayın şu dileköğretmeni.. meğersem ingilizceyi okunduğu gibi yazdırıyormuş. seni çakma! hademe, hademeeee dut golundan şunun da azledelim. öğrenciler de manyak. ne zevk alıyorlarsa 'if ay hed elatof mani, ay vuld bay e hauz.' ee noldu şimdi!? manyaklar!

hademe : duttum.

ingilizce öğretmeni : aym nat dileköğretmen. AAAYM..AYM dilököğretmen. hahahahha!


her gün sabah yedi oluyor. uyuyana kadar yani. mesela dün sabah altıkırkta alpaçino bağırıyordu odamın turuncu duvarlarına duvarlarına. akşam dörtte uyandım. mutfakta tıkırdayan anneme "anneeee mımmpf napıyoğsun?" dedim. "tüh kızım sen düzelmiycek misin ki?" dedi. "meehh" dedim. iftara tarhana çorbası yapmış. mis.


eylül ayını bu şekilde geçiriyorum. seneye bu sıralar gri-kahverengi-siyah kumaş pantolanlar giymek istemiyorum. neyse ben evin odalarını gezerken iftar oluyor. çadır tatilinden döndüğümden beri hiç kitap okumuyorum. akşam sekiz civarı türk kahvesi içiyorum mesela. böyle bi tat-rahatlığı yok başka, karar verdim. sonra günün dizisi başlıyor. fahriye'yi de özcan kaptı, bihter'i beren oynuyormuş lo, vay kıvanç tatlıtuğ, anam bu ne ffff burak sağyaşar derken diziler bitiyor. sonra bazen balkonda mizah dergisi okuyorum. masa var şimdi balkonda. üzerinde de böyle koyu yeşil kareli masa örtüsü. onun üstünde de annem biber kurutuyor sinide. ipe de dizdik.




işte yani yiğit özgür-le evlenme geyikleri, gençliğin çoğu gibi uğur gürsoy'un fırat'ına hayranlık, arkadaşlarla karikatürleri tekrar anlatıp hohahahaha gülmece, alpay erdem sempatisi falan hepsi var bende. o bu değil de cidden yani umut sarıkaya acilen türk edebiyatı'na dahil edilmeli. hatas cetveli, hakan plastik su tasını, otistik tavuklu saati bilen adam güzel adamdır çünkü. mis gibidir yahu.
bugün ebeveyne sesimi yükselttim. kendimi sevmedim.
bazen gözlüklerimin camı çok kirleniyor sonra göremediğimden değil virgülyadanoktalıvirgül bi' anlık bi üzüntüyle neden gözlerim bozuk kafam da mı bozuk gibi ve benzeri bi' düşünceyle yani aşağı yukarı bu tam olarak nasıl ben bile bilemiyorum geliyorgeçiveriyor çok hızlı.

paragrafbaşıçünkü işte ben üzülünce gözlüklerimin camlarını siliyorum gözlük suyuyla "zeki optik"ten aldığımız babamın bi' tanıdığı ailecek gözlüklüyüz de okuma gözlüğü hipermetrop miyop ve de astiğmat.

gözlüklerimi silince ben alışana kadar bi' parlaklık oluyo dünya daha bi' parlak güzel mi tam anlamıyorum güzel de olabilir ama parlak nasıl kirleniyor anlamıyorum tişörtümün eteğiyle siliyorum özel gözlük bezim yok ondan yarına kirlenir uyuyunca çıkarıp koyuyorum ya toz toplar heralde nokta
giydim terlikleri. parmakarası değil. inadına iki bantlı. ana yoldan değil, mahalle aralarından dolaşa dolaşa, terliklerimi yere sürte sürte bim'e gittim. terliklerimi yere sürttükçe, mahallenin huzuru bana geçti. bim'in kapısı çift ya. birini açıyorsun. diğerini de açmaya çalışırken ilk açtığını kapatmaya çalışıyorsun. öyle artık napalım. neyse girdim ben. klimanın verdiği rahatlıkla iki elimi arkada kavuşturdum. bim'in "nokia yılan oyunu seviye 2" labirent sistemine sahip reyonvari rafların arasında yavaş adımlarla dolaştım. ayran aldım. kasaya parayı ödedim. ben marketlere de "hayırlı işler" diyorum. ağız alışkanlığı. dikkatimi toplayabilirsem "iyi günler" diyorum. ne mutlu bana. ee çıktım ben. poşeti koluma geçirdim, dizime çarpa çarpa eve geldim. bu kadar. daha ne olacağıdı?! görüşürüz.
'çirkin olduğum için aynaya bakmazsam; güzelim.'
dedi de ah muhsin ünlü bir oh çektim. oh.
...
ege bölgesinin, bağlı olduğu ili söylemeden kendini tanıtmaya çalışan ve de genelde bu çabasında başarılı olan, genel nüfus bakımından kalabalık bir ilçesinde yaşıyorum. duvarlar üstüme üstüme geliyor. öyle şey olmaz. öyleymiş gibi oluyor. karpuz ve gazozla yaşıyorum. son iki durumun sebebi: sıcaklık. asfaltta yumurta pişirirlerdi eski muhabirler, şimdikiler kendi pişiyor. gazoz tercihi ise tamamen kişiliğimden kaynaklanan bir düz-lüktür. demekki duvarların üste üste gelmesi hissi ailede de varki bir süre "bezden tatil" yaptık geldik. ben hamakta sallandım. gülümseyerek okuduğum kitapların sayısı az. yavaş okurum çünkü ondan az. oğuz atay'a gülümserim. o da öldü, derim. hamakta fazla sallandığım için "sallanan koltuk" hayali türettim. kitap okumak için. muhtemelen yavaş. gerçek bir öğrenci olarak büyük olasılıkla son yaz tatilimi yaşadığımı öğrenenler sordular: "mezun olunca napçaksın?". ileriyi görmekte başarısız olduğum için tüm ihtimalleri sıraladım. birgün tüm cesaretimi toplayıp asıl niyetimi herkese açıklıyacağım: "kiralık evime sallanan koltuk alacağım." kiralık evime gelmesi muhtemel üç-beş arkadaşıma nasıl-yemek-yapacağım-lo-stresine aylar öncesinden kapılmış durumdayım. teflon tava alacağım bi de. çapımca az-çok edindiğim müzik zevkimi stokladığım bilgisayar bozulunca, kendimi omuzçevirmelik türk pop müziğine teslim ettim. hepsine değil. tüm bunlarla zamanımı olabildiğince düz, çoğunluğa göre hatta galiba cidden sıkıcı bir şekilde geçirirken, geçenlerde bir arkadaşım "ben seni tanıdım." dedi. içimden teşekkür ettim.

sosyal mesaj veriyorum: saçtan süpürge olmaz.
+ anne eskiden hep "yapmağa, etmeğe" yazıyorlarmış yazarlar sence neden?
- e kızım egelilerin şivesi bu!
+ anne egeli değil, oğuz atay böyle yazmış.
-oğuz atay nerelimiş?

***

+anne işte bukowski böyle yemiş, gezmiş, içmiş, ölmüş.
-iyi b.k yemiş.

***

+anne sana bir yazımı okuyayım mı?
-oku
+
canımın sıkıldığı anları toplayıp yanağımdan geçen düşünce sayısına böldüğümde, kafamın içindekilerinin karışıklık derecesi olarak net bir rakam ya da ifadeden çok değişken bir bakış açısı elde ediyorum....bıdıbıdı çarpı eşittir dört işlem bıdıbıdı vesaire.
-okuyan bi'şey anlamıyacak.
***

+anne molaya indiğimde yanlış otobüse binme korkum var. senin de var de mi ? itiraf et hadi hehe.
-var da aynı otobüste olduğumuz insanlara dikkat edip onların bindiği otobüse biniyorum.
+ya herkes yanlış otobüse binesin diye sana komplo kuruyosa? benim asıl fobim bu.
-kurmazlar.
***



bir şarkı dinliyorum, üniversite birinci sınıftayken dünyayı algılayış biçimim aklıma geliyor. gelecek on yılda neler olabileceğini düşünmeye çalışıyorum. yüzümü buruşturuyorum, saçlarımı karıştırıyorum, uzaklara dalarmış gibi yapıyorum. sezgimin güçsüz, ilerigörüşlülüğümün sıfırın altında olduğuna karar verip üniversite dördüncü sınıfa geçiyorum.

sonra insanlar yoldan geçiyorlar. ben de geçiyorum ama benim geçtiğim gibi geçmiyorlar, böyle bir ilgisizlik var ve beni yandan geçip gidilen kişi konumuna düşürüyorlar. onlar öyle davrandığı için ben de geçip gitme durumunda kalıyorum ve yolda başka bir şarkı dinliyorum. çünkü eğer o bir şarkıyı dinlersem dünyayı üniversite birinci sınıftaykenki gibi algılarım. bunun zararlı bir tarafı yok sadece kendimi tekrarlamak istemiyorum.

yolda başka bir şarkı dinlemem evde daha başka bir şarkı dinlememe yol açıyor çünkü evde o başka bir şarkıyı dinlersem kendimi yolda ve yanından geçip gidilen kişi gibi hissederim ve canım sıkılır. bu yüzden kendime daha başka bir şarkı buluyorum ve evde oturuyorum.

daha daha başka şarkılar bulma durumlarını anlatamayacağım. çünkü benim sezgim güçsüz ve ilerigörüşlülüğüm sıfır(ın altında belki de). şimdiyle yaşamak zorundayım ve hangi şarkıyı dinleyeceğime an itibariyle karar vermeliyim. özgür kız havalarında takılan bir tür açık hava mahkumuyum. başka şarkılar düşlü...bızt.

çok resmi evraktaki pıt pıtırıtı pıttırıtı pıt pıt gibisin. evlenebiliriz.
hareket halindeki 1, duran 1-den her zaman daha avantajlıdır. kıpır kıpırdır ve çok enerjiktir.
neden çünkü: 2 diye bir şey var.

eğer ikisinin toplamı 2 yapmasaydı bunlar sadece 1 ve 1 olarak kalsaydı, dünya giden 1-ler ve elde kalan 1-ler olmak üzere çeşitli birilerinden oluşmazdı.

giden 1-ler hareket halinde oldukları için, gerek kuşlar olsun gerek amatör müzik grubu çalışmaları falan çeşitli aktivitelerle dikkatlerini dağıtıp hayata bağlandılar ve araba sahibi oldular. sürekli bir gitme halinde olan bu 1-lerle yolda karşılaşabiliriz. hani nerde? geçti.

kalan 1-ler ise dikkatlerini toplaya toplaya bir tür düşünce yumağı olup çeşitli ayrıntılar ve gereksiz zaman geçirme aktivitelerine kendilerini verdiler. bu durumda etkili birkaç faktör var. bunlar: kalan 1-ler eksilenlerdir. (+1) ile (-1) arasında gidp gelmelerle, çalkantılar ve dalgalanmalarla hayatlarını geçiren bu 1-ler, bisiklet, zeytinyağlı dolma, hala mı burdasın soruları, öyle işte normal...dıt.

faturalar, iş yeri adresime gelir. geçenlerde ev adresime bir mektup geldi; zamanımızda nadir rastlanan bir durum.. gönderenin kimliği belirsiz olduğu için bu durum beni epey şaşırttı. nasıl zarfın sağ alt kısmına alıcının ismini yazmak zorunluysa-ki hepimiz biliyoruz alıcının kimliği belirsizse yazılan mektubun sonu bellidir: heba olmak- gönderenin isminin yazılması da o derece zorunlu olmalı. bu nasıl sağlanacak bilmiyorum; ama şurası kesin: merakım beni mantıksız düşüncelere sevk ediyor.


neyse, lafı dolandırmak hoş değil. gerçi kısa cümlelerin de anlaşılmazlığa ya da büyük sessizliklere yol açtığını sık sık gördüm: kendimden biliyorum derler ya, aynen öyle oldu. sonra sağ bacaklarımızı sallamaya başladık: strese bire bir. ve sessizliği bozan, ne felsefe ne de sanat oldu. tabii ki de meteorolojiydi. ah, güzel havalar nedense birden bozdu ya da -aman tanrım- bizi mahvetti. biz de anlaşır gibi yaptık. birbirimizle ve de hep beraber. bir, ki, üç.


mektup, şöyle başlıyordu:


“sevgili dostum,”


bak şimdi..buradan, gönderenin bir yalancı olduğunu hemen anladım. nasıl? şöyle ki: benim dostum yoktu; çünkü hiç edinmedim. dostlar; ya acı söylemek için ya da 'paylaşım illüzyonisti' vasfıyla varlıklarını sürdürmektedirler. an itibariyle üzgün olan bir dost; an itibariyle üzgün olmayan diğerleri tarafından hiçbir zaman anlaşılmaz. mutluluktan söz etmeyeceğim bile. dost diye geçinenler, rolleri değişip de durumu ve de birbirlerini idrak etmeyi başardıklarında, tüh be, çok geç kalmışlardır. yazık..o yüzden çok üzgünüm, aslında başından beri.. sevemiyorum.

neyse devam edelim, kendini ilk cümleden ele veren, en azından hitabet sanatından yoksun bu insancığın neler dediğini yine de merak ediyorum:


" nasılsın? umarım iyisindir."


bu insan, gerçekten tam bir ahmak. ben ‘nasılsın?’ sorusuna hep ‘iyi’ diye cevap veririm. ‘iyi’ gerçekten dünyadaki en kötü kelimedir. durum, olay ya da insan hakkında bilgi verir gibi gözükerek işin içinden tam bir ustalıkla sıyrılma yöntemini sana tüm sinsiliğiyle sunar, eğer mimiklerinle işin aslını ele vermezsen. şimdiye kadar, ‘iyi’ dedikten sonra, gerisini gerçekten merak edenle karşılaşmadım. yalnızlığımı yüzüme vurdular ve öylece çekip gittiler. bu ahmak da, umduğu iyi-likle şimdiden beni yalnızlığıma mahkum etmeye hazır. küstah..


"sana güzel bir haberim var."


işte burada gerçekten heyecanlandım. hala bir şeyler umabiliyorum. ne kadar gönderen bir yalancı ve tam bir ahmak olsa da; hala umudum var. kendime bir şans daha veriyorum. işte tam bu sırada, "bu kaçıncı?" diye hayıflanamıyorum. ruhumun baş belasıyım. “belki bu sefer” kumarbazlığı hehe..heh. çok trajik.


"son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, eğer tanıdıkların senden üç yıl üç gün boyunca haber almazlarsa bu sürenin sonunda tamamen unutuluyorsun. arkanda hiçbir iz bırakmadığına emin olmalısın. yaşadığına dair en küçük bir umut bırakmamalısın. ilk üç ay tanıdıkların sadece ‘kayıp’ düşüncesiyle veya -biraz daha fazla umursamayla- ‘nerede ki?’ merakıyla büyük üzüntü duyacaklardır. ilk bir yılın sonunda ‘hiçbir haber yok’ diye başlarını öne eğerek yaşadığını umacaklardır; kimileri bunu dile getirmeye cesaret edebilecektir belki de. iki yılın sonunda öldüğünü düşünenler yüzde doksanı geçecektir. son bir yıl üç gün, yüzde onluk kısım için ayrılmıştır. onlar da üçüncü yılın sonunda beklemekten usanıp "öldü" diyeceklerdir. son üç gün, en önemli zaman dilimi. bunu sakın unutma. çünkü yüzde onluk dilimin içinde bazı hafızası kuvvetliler "tam üç yıl oldu" diye senden tekrar bahsederek seni millete hatırlatabilirler. son üç günün sonunda, artık güvende olacaksın. tamamen unutulmuş; bir bakıma ölmüş. "


fena öneri sayılmaz aslında. üzerine düşünmeye başladım bile. hatta onun bir yalancı ve ahmak olduğunu düşünmekten bile vazgeçebilirim.şu son satırları da okuyayım, bir ihtimal.. nereye kaybolacağımı söylese keşke..lizbon, amsterdam, prag, bükreş, viyana...?

insan, başkentlerde kaybolabilir mi?


"sevgili dostum, şimdi nerede kaybolabileceğini düşünüyorsundur. eğer beş yüz kilometreden daha yakın bir yerde kaybolmayı düşünüyorsan kendine büyük şehirler seç.. eğer yok, uzaklarda kaybolmayı düşünüyorsan sana köy öneririm; ya da en azından bir kasaba. anlayacağın üzere uzaklıkla nüfus ters orantılı olmalı. seni aramaya kalkışacak inatçı tanıdıklar için bir önlem bu da. tüm bunları göz önünde bulundurduğunda her şey kontrol altında demektir. unutma meteoroloji önemli bir bilim dalıdır. onu dikkate al ve gittiğin yerde ona göre giyin. ne de olsa bir bakıma ölmüş, bir bakıma yaşıyor olacaksın. bari hastalanma. sevgilerle.."


gerçekten çok alçakgönüllü bir öneri, olağanüstü bir teklif. itiraf etmek gerekirse, etkilendim. biraz tereddütten sonra:

‘evet..kabul ediveriyorum’



buna gerçekten ihtiyacım olduğuna ikna olduktan sonra, daha doğrusu apar topar kaçma isteğimin farkına varır varmaz, bavulumu toplarken bir ahmak yalancının sözlerine kandığımı düşündüm. evet, kararım oldukça aniydi; ama yok, hiç de pişman olacağa benzemiyordum. ‘bavulumu toplamaya başlasam iyi olacak’ fikri içinde yaklaşan yolculuğumun verdiği heyecanı sonuna kadar tattım. oh be, çok güzelmiş. hoşçakalacaklar, ben gidiyorum!


koridorumda, eşyalarımı toplamak için yatak odama doğru emin adımlarla ilerlerken yüksek sesle şunları söyledim-mırıldandım-içimden geçirdim (seç birini okur, sana ilk ve son kez sesleniyorum):


-ölü numarası yapacak bir yalancı olarak, nereye gideceğimden bahsedecek kadar ahmak değilim..


işte buna seviniyorum.


"aslında sıra ilerlemiyor. insanlar sıkışıyor grup grup. akordiyon gibi."...
(sf. 95)
yatağımın kenarındaki pencerenin perdesini aralayınca cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasını görme olasılığı ve bazen de gerçeği beni şaşırtıyor. hayat çok şaşırtıcı ve sürpriz dolu ay, ha-ha!

* mis gibi yaz sayısı
*aklım, buzdolabındaki biraz pahalıca "bir daha mı dünyaya gelicez be, ye guzum yiyeceği"ne gidiyor zaman zaman..

*reklamlarda çay koyuyorum..

*electronic, chill out, trip hop..bunları müzik tarzım zannedip mutfağımdaki "hep açık radyo"da trt fm'i dinliyorum..

*aslında içimde üzgünüm.

*komşu, aşure getirince mutlu oluyorum.

*hehe..he.
aptalın tekiyim.
baylar bayanlar düşünün ki biz hafif-toplu, orta-yaşlı aile dostlarıyız.

yaşımızın geçkinlği sebebiyle artık
asljşdaslfjslfjl diye değil hahaha-veküçükbirduraksamadansonra-hah diye gülüyoruz.

küçük sakin şehrimize on-on beş kilometre civarı uzaklıkta bulunan şehir-dışı,
yol-üstü kebabçıya,"milli maç izleyelim" ve de "ne zamandır eğlenmiyorduk tam da maaşlarımızı almışken şöyle bir felekten gece.." gerekçeleriyle gelmişiz. ki fanatik olmamakla beraber içimizde üç büyüklerden birini tutanlar olmasına rağmen; çoğumuz takım tutmuyoruz, milli takımlıyız heh-heh.

sonra kalecimiz, diğer ülkenin gole yeltenen oyuncusunun kaleye çaktığı topu kurtarıyor mesela. deplesmandayız; o yüzden biz -ekran başından izleyenler, takımımızın yürekten destekçileri- kebap parçalarının, haydarinin, beylere rakıların, hanımlara kolaların, soğumaya yüz tutmuş ılık pidelerin, sürpriz meyve tabaklarının üstünden sevinçle alkışlıyoruz.


ve biz hafif-toplu, orta-yaşlı aile dostları; "grup içinde yapılan espirinin arkasından kendi arasında fısıldaşıp daha çok gülen iki sıkı-fıkı arkadaşın sinir bozucu kahkahalarının nedeni kibarca sorulduğunda 'bizbaşkaşeyegülüyoruz"cevabındaki gençlik enerjisi"ni çoktan yitirmişiz.. espiri türevi falan alamıyoruz, usulca yapılan orta-seviyeli bir espiriye topluca ve yine usulca gülüp geçerekten "dört işlem ve bi hesabıalabilirmiyizlütfen" ile günü bitiriveriyoruz.
chokarak kolid, 1908-lizbon

oh god, libraries are very dangerous. this is not a guess but a fact.
the smell of the books numbs you.
all these written pieces of shit that consist of the sentences that consist of words that consist of letters just indoctrinate you.
when you are reading, you think that you are learning something.
no, you are totally wrong, dude!
you are just reading, reading and reading.
so, what is the advantage of doing that?
think for a moment.
oh, yes. it's true. you get a dead sleep or a nap, at least a drowse.
congratulations!
that is the point.
have a nice dream (:

sabahtan başlayıp başlayıp öğleden sonraya sarkıtmadan edemediğimiz ve sonunda bitirebildiğimiz tetkitler sonucunda şu tanıya ulaştık:
efendim sizde "şugünşuvar" stresi oluşmuş. tüm belirtilere rastladık. uyanınca içinde bulunduğunuz tarihi, ve kafanızda belirlediğiniz 'şugün'e kaç gün kaldığını hesaplayıpduruyorsunuz, "şuvar" ları içinizden sayıp duruyorsunuz, unutup da "şugün"ün siz fark etmeden geçivereceğinden ödünüz kopuyor...ve bunun gibi şeyler..yani bunun bir ilacı yok..bol bol meyve yiyin ve size bir de önerim var: "bugün".


teşekkür ederim.

"...bi' yatcam beş gün uyucam: koma gibi mübarek..."
utopia- thomas more or less

-yılın en büyük hayali (the new york times)

-rüyan olsa tabir bile yazardık. (posta)

-yarın erken kalkmak zorunda olduğunu biliyor muydun?bulut mulut hikaye..lambanı söndür..her şey senin elinde..aptal olmaya gerek yok.. (burç)

-soldan sağa bir sıkılma durumu, yukarıdan aşağı hep yukarıdan aşağı (çengel bulmaca)

-dünya dönüyor sen ne dersen de.. (nilüfer)

-tamam (dilek)
*kolmaç: koridor tarafındaki koltuklarda her otobüste ayrı gizli bi' düzenekle açılan kol dinlendirmeye yarayan ve muavin çarpmasını bi' nebze önlemeye çalışan basit sistem.

**böyle stresler: küçük şeyleri dert edinmektir. yaklaşan saat sendromu, yemek pişti mi ikircikliliği, misafirlikte kumanda gerilimi gibi birçok örneği vardır. sayamam hepsini, ortaya çıkar.

***çay koydum: ev ortamında gerekli tüm malzemelerin sehpa üzerine konulmasıyla tamamlanan eylemdir..oh bi de yanına datlı varsa üstüne bi' şey yoktur dedirten olay, yurt ortamında az biraz hüzünlü hazdır. newyork'a bi de anında görüntü show'a gidelim diye çeşitli hayal kombinasyonları yapan arkadaşa vereceğiniz tepkinin gülümsemeyle karışmasını %60 oranında etkilemektedir. bu çay koyma aktivitesiyle beraber gerçekleştirilecek olan herhangi bir başka iş, çayın soğuma olasılığını %83 oranında artırmaktadır.
annemi özlediğim zamanlarla canımın sıkıldığı anları toplayıp yanağımdan geçen düşünce sayısına böldüğümde, kafamın içindekilerinin karışıklık derecesi olarak net bir rakam ya da ifadeden çok değişken bir bakış açısı elde ediyorum. elde ettiğim bakış açısını, diğer "iç" açılarla topladığımda üzülüyorum çünkü çarpışmak istiyorlar; "dış" açılara yönelip mandal konumu aldıktan sonra "iç" açıların çarpışmasını hüzünlü bir hazla izleyip kapımı içten üç kez kilitliyorum. dikdörtgenler prizması şeklindeki evimde, piramitlere gitmeyi hayal edip yarısı boş yarısı çayla dolu silindir şeklindeki bardağıma üç küp şeker atıyorum. dairesel hareketlerle karıştırırken, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yerin kürkçü dükkanı olduğunu keşfediyorum. egomuzun çeşitlisebep ivmesiyle kazandığı yüksekliğinden ölümün yerçekimi ağırlığını çıkardığımızda elimizde iki kalıyor. iki; gereksiz ironiyi anlayanlar ve gerekli ironiyi anlayamayanlar olmak üzere ikiye ayrılıyor. gereksiz ironiyi anlayanlar alınanlar ve geçiştirenler olarak ikiye ayrılırken, gerekli ironiyi anlayamayanlar mallar ve bunlaranegerekvar olmak üzere ikiye ayrılıyor. ikiye ayrılmaların sonucu mitoz bölünme gibi görünse de yalnızlık olarak ortaya çıkıyor. yalnızlığa mahkum kalan sıfatı altındaki çözümekavuşmakisteyenler (1)elde var sıfır ya da (2)otur sıfır olmak üzere iki yoldan sıfıra ulaştıklarında, iki olumsuzun bir olumlu etmesi hayaliyle yanıp tutuşurken hep beraber sonsuzda yuvarlanıyorlar. çok yaşayın e (eşittir emcekare) mi?
aksesuara aksesuara tam olur.
ilaçlama dolayısıyla mekanın boşaltılması isteğine karşı geldiğim halde bugün ölmedim. ne kadar cesurum değil mi? güldürmeyeyim şimdi sizi öyle hadicanımordan hadicanımordan. ismi çok uzun bi' film izledim. güzeldi. çünkü çok uzun isim, filmin herhangi bir yerinde geçmiyodu. yani ezber film ismi değildi; yorum film ismiydi. küçüklüğümden beri ezberim kötüdür zaten. kalem çevirir; yorum sorularını çözü-çözüveririm. yani sonra iki olayı karşılaştırdım kafamda. mesela ikisi de ev sonuçta. yerleri farklı ülke sınırları içinde. yok dedim büyütmeyeyim. sonra üzülürüm. karşılaştırma; yanlış bir yöntem. böyleye karşılık böyledir; ama birden öyle oluverir. böyle zaten senin kafandadır, öyle olması belki de normaldir. bir b-den ne çıkar. bir b- her şeyi değiştirebilir. öyle ya da böyle iyi ki varız. kaç kişiyiz? saymasak, sayamasak.. ayak yapsak; salağa yatsak mesela ya da bilirkişi kesilsek..ben de teşekkür ederim. doğum günümüz kutlu olsun. aman paskalya yaklaşıyor. havadan sudan..yaşlandık ve öldük.
- ya geçenlerde hani sizin bi komşunuz vardı şişman...
+sami.
-hah işte sami'yle..hani üç adım bi zıpzıpa ne deniyordu?...
+halay.
-hah işte biz halay çekiyorduk şeyde hani bi adam bi kızla evlenince ona ne deniyordu?
+düğün.
-hah işte. ya geçenlerde sami'yle biz düğünde halay çekerken..şey..şu şarkı söyleyip org çalan kişi..mmmm
+piyanist şantör.
-hah işte piyanist şantör, düğünde çocukların kovulduğu yere ne deniyodu?
+pist.
-hah işte piste..te...tee...si...si...ses...'e ne deniyordu?
+ses kontrol.
-hah işte sğüdlfsğflğsföpğdf'e ne deniyordu.
+lmsdfojfoesjf.
-şeyy ben ne demek istiyordum?
+ya geçenlerde sami'yle düğünde halay çekerken; piyanist şantör piste..te...tee...si...si...ses'e ses kontröl lmsdfojfoesjf.
-hah işte, sağol ya.
+bişeydeğil.
"baknediyeceğimgitsenebirazcıkatlantik'ebibakgel
bakalım.lankeşkedefolsanbirazcıkneiyiolur
hepimiziçinbirazbaşımdangitsenyaniayaklarını
denizseviyesiüzerineuzatıpdiyaframdannefesalsanazöte
dedursandirseklerimizdeğmemelimeselabirazcıkdolansanşöyletemizhava
alsanbiçıkgelbakalımaliceolsanhediyenleodandaoynasanmesela
uykuvaktingelsegiderkençöpüdöksengitmişkenbisinir
lenmesenbirahatkalsanyaşöyleazıcıkherkesoku
sakimseanlamasaörneğinsussalaryabirazhadibakalım
biçıkgelbakalımsenparanınüstü
deseninkeretasenisalakgitbisenrahatlasinirolmaönce
sinirkötübişeyhaberinyokaptalhadibakalım
ışığısöndürmendeburmeymenetsiz
marmeladgibiolöylegeltamammıöptümbyesalak."
-hişşş sessiz ol. bi' ses geliyo..sanki beni anlatıyor.
-bu kitabı sana yazdık, bu filmi sana çektik, bu şarkıyı sana söyledik zaten.
-aaa !
böyle değil. başka türlü.
"herkes böyle alçaltıcı ve küçük düşüncelere kapılmaz mı yani çay koyarken? kapılmaz.”
bi arkadaş hayal ediyorum: gerçeğe çok yakın.
işte bu arkadaş, üç-beş millonluk bir şehirde yaşıyor. gittiği bi' kursta, diğer katılımcıları çok gomik buluyor. kırık kestane şekerine bayılıyor. allahım ya, 'elektrikler gitmiş gibi' yapıp mum yakarak şarap içiyor. bir gülüyor : süt gibi, nergis gibi maşallah.
fikir atölyesi başlatmış, ordan oky ve derken gözen aaa beni sobelemiş. yazmayı görev biliriz-ki zaten çok eğlenceli:

konu 1: işte bunlar, bakalım kaç tanesi gerçek olacak:

-herhangi bir konu hakkında tam süper bilgiye sahip olup giriş, gelişme, sonuç şeklinde anlatabilmek
-çok pis hazır cevap olabilmek
-önyargılarımdan arınmak
-meslek sahibi olup olgun insan davranışlarına sahip olabilmek
-lizbon'da şöyle bir dolaşmak
-kapadokya'da balona binmek
-güzel şeyler yazabilmek
-fransızca konuşabilmek


konu 2: yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim:

-lens kullanabilmek
-kitap okurken bölüm sonlarına kaç sayfa kalmış diye ikide bir bakmak
-araba plakalarını gözlemlemek, derken markaları
-imla hatası bulup gıcık olmak
-yürüyen merdivenlerle iletişim kurmak. nasıl yani? heheh.
-"iç gevezelik"

konu 3: bir daha dünyaya gelsem ve seçme şansım olsa...fantazi ya işte

-zengin ve güzel bir kadın olmak. (simplicity brings happiness, vouaav.)

sobelenenler:

bence pekkellesuat. biraz sinirli. insan çatmaya korkuyor. "naber la?" demeden önce bir düşünüyor. o yüzden hep "nbr?" diyorum. evet, pckellezoid

bi de cihangir var. klavye almak istiyor. sobelenmeyince yazmıyor. sobeleyince yazıyor mu? kim bu kim bu kimkiduk? evet, semin

hah murat. post-modernizm diyor, arslanbenzer diyor, onur ünlü diyor. ben de diyorum savaş ay'ın sesi iyice gitmiş? bence nç nç nç diyip kafasını şöle yana çeviriyor. ne diyo bu gibisinden, ne yani gibisinden. "sobelicem seni" dedim. "ıyyy" dedi. tiksindi mi ne? evet, beyaz mantolu adam
kafamdaki nancy karakteri şu anda msn arkadaş listemde onlayn. nikini "yüz kere titretttim insan bi bakar yani zahmet edip"; kişisel iletisini de "duy sesimi söyleyemem ben deridimi aaaaaaaaaa!!!!!!" yapan bi insanoğlu.

ve şu anda dünyaya karşı tüm sinirimi bu gızdan çıkarabilirim. fiske, aristotle, rousseau, malthus, wallece, wagner, plato, ve freud çağdaş toplum üzerine çok konuşmuşlar, gereğinden fazla. haklarında okuma zorunluluğum, bu "sınavı çalıştın mı, hangi sorular çıkcakmış?" diye sorupduran gıza karşı öfkemi arttırıyor. ne yaptığınızı gördünüz mü şimdi, hıı?

yarın dört buçukta çok sakin olucam ve kendimi sevicem.
belki gıza "slm. nbr" yazıp sonuna da zıplayan bi' soru işareti koyup msn'den selam çakarım, uzlaşırız. (enter)
"i wanna go to dubai" by daniel stratcey
ACT 2

scene 3

nancy: ( öfkeli bir şekilde) neden buna katlanmak zorundayım? mademki bu şekilde devam
edecek; neden bana biraz olsun yardım etmiyorsun, ha?

steve: ( yavaşça pencereye doğru ilerler, dışarıyı değil de pencereyi izlemeye başlar) şu anda yavaşça pencereye doğru ilerlemekteyim ve her normal insan gibi dışarıyı değil de pencereyi izlemem benim gayet kompleks bir karakter olduğumu gösterir. ayrıca iki dünya savaşı ve bir sivil savaş atlatmış bir toplumun çocuğu olarak benden sağlıklı bir birey olmamı bekleyemezsin, değil mi? orta sınıf bir ailenin çocuğuyum. zaten protestan-katolik meseleler almış başını götürüyor. sıradan görünümüm altında, yani benim içimde fırtınalar kopuyor. adeta bir hamlet'im. amcam katil değil. az çok fransızca biliyorum. rien à faire. j'ai fait mon devoir. (penceredeki yansımasına takılır)penceredeki yansımama takıldım. bu özgüvenden çok bir tür kendini beğenmişlik. soruna cevap vermedim farkındayım. bu da seni önemsemediğimi gösterir ama yüzeysel baktığında. aslında duygularını göstermeyi beceremeyen bir zavallı da olabilirim. ama sen yüzeysel bak. ben steve, evet ben steve tam bir bencilim. nancy git başımdan.
...
-bir şairin ölüm şekli neden seni bu kadar ilgilendiriyor?

evet, bu benim ilgimi anlama merakı sebebiyle sorduğu bir soru değil; daha çok ilgimin gereksizliğini vurgulamaya çalıştığı bir cümle. şimdi eski güzel günleri düşünme zamanıdır.
"tünelleri insanlar için yaptık.
yokuşlardan lahzada insinler,
yokuşları anı vahitte çıksınlar diye."
sait faik.


-bozacı, simit ve ben gayet seyyardık.
çay gibi şarkılar vardı,
külden adam olmazdı,
biraz üzüldük.